 |
SOHBETLER |
 |
HİDAYET
VE DALALET
Yüce Rabbimize
sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bizleri bir defa daha
Allah'ın zikir sohbetini yapmak üzere biraraya
getirdi.
Bugünkü konumuz hidayet ve dalâlet. Hidayet kavramı,
asırlarca devam eden İslâm tatbikatında mahiyetini
tamamen yitirmiş, ne olduğu bilinmeyen bir kavram
haline gelmiştir. Bugün İslâm'ın 5 tane şartını
yerine getiren herkes, kendisinin hidayette olduğunu
düşünüyor. Eğer Kur'ân-ı Kerim müfessirlerine
bakarsanız, verdikleri meallerde hidayetin mânâsını
"doğru yol" olarak ifade etmektedirler.
Türkiye'mizde 23 tane Kur'ân-ı Kerim (bizimkiyle
beraber 24 oldu) mealinin herbirinde, nerede hidayet
kelimesi geçmişse,"doğru yol" diye
Türkçeleştirmişler. Doğru yolda olduğunu düşünen
herkes, aynı zamanda hidayette oluyor. İslâm'ın 5
tane şartını yerine getiren insanlara
soruyoruz:"Hidayetten haber nasıl, sen hidayette
misin?"
" Elbette benden çok kim hidayette olabilir? Ben
İslâm'ın 5 tane şartını bugüne bugün yerine
getiriyorum. Gideceğim yer muhakkak cennet ve ben
hidayetteyim."diyor.Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e,
"Ben bu şartları(İslâm'ın 5 şartını) yerine
getirirsem cennete girer miyim?" diyen adam gibi.
İşte Kur'ân-ı Kerim kavramları, 14 asırdan bu tarafa
devamlı şekil değiştirerek bugüne ulaşmış. Bugün
artık kimse İslâm'ı Kur'ân'dan öğrenmiyor. Tabii
kavramları da. Bu istikamette bizler için söz konusu
olan şey kavramların doğrusunu bilmektir. Unutmayın
ki, İslâm'ın yeniden öğrenilmeye başlanıldığı bir
devirdeyiz. Bütün kavramlar Kur'ân'daki gerçek
manasıyla açıklanacaktır. İşte hidayet kelimesinin
Kur'ân'dan sapmış olan mânâsı: Doğru yol.
Hidayet, herşeyden evvel bir yol değildir ki "doğru
yol" kavramını bunun için kullanalım.
Hidayet, insan ruhunun Allah'a doğru, seyr-i sülûk
adlı bir yolculukla, yola çıkması ve Allah'ın
Zat'ına ulaşması işlemidir.
Demek ki, ruh biz hayattayken vücuttan ayrılır ve
Allah'a doğru yola çıkar. Bu yolculuk Sırat-ı
Müstakiym üzerinden yapılır. Ve Sırat-ı Müstakiym
ruhu Allah'a ulaştırır. Ne zaman ruh vücuttan
ayrılıp da, Sırat-ı Müstakiym'e adım atarsa, fiy
sebilillâhtır. Yani Allah'ın yolunun içindedir. Ve
Allah'a doğru çıktığı bu yolculukta 7 tane gök katı
aşar. 7. katta fethi gerçekleştirir. Sonra 7 tane
âlemi aşıp Yokluk'a geçer. Yokluk'ta Allah'ın
Zat'ına ulaşır. Ve Allah'ın Zat'ında ifna olur, yok
olur. Ruh Allah'ın Zat'ında ifna olunca (yok olunca)
Allah'a teslim olmuştur ve bu olayın adı vuslattır.
Ruhun Allah'a ulaşmasıdır. Hidayet açısından
isimlendirdiğimiz zaman, hidayete ermektir. Hidayete
adım atmakla, hidayete ermek arasında tam 7 katlık
bir gökler yolculuğu vardır. Ruhumuz Allah'a doğru
yola çıkacak, 7 tane katı aşacak ve 7. kattan sonra
da Yokluk'a geçip Allah'ın Zat'ına ulaşacak. Bu
yolculuk, bu fenomen, hidayette olarak devam eder.
Hiç istisnası yok. Ne kadar insan yaşamışsa bu dünya
üzerinde hepsi, ruhu vücudundan ayrılıp da Allah'a
doğru yola çıkana kadar dalâlettedir. Ancak ruhu
Allah'a doğru yola çıktığı zaman hidayete adım atar
ve ruhu Allah'a ulaştığı zaman hidayete erer.
Muhtevaya baktığımız zaman hidayete adım atmak ve
hidayete ermek, birbirinden şu açıdan farklı
mefhumlardır. Birisi konunun başıdır, öteki sonudur.
Hidayete adım atmak, ruhun o güne kadar mesken
tuttuğu fizik vücuttan ayrılması ve Allah'a doğru
yola çıkması, Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde
olmasıdır. Sırat-ı Müstakiym üzerinden Allah'a doğru
yapılan yolculuk, Allah'a ulaşmakla noktalanır. O
zaman biz, hidayete eren birisi oluruz. İşte kim
hidayete ermişse onun adı Osmanlıda "ermiş"ti.
Ermiş... Nereye ermiş? Allah'a ermiş.
Nereye ermiş? Hidayete ermiş.
Ermiş ne demek? Velî demek.
Allah'ın evliyasının herbiri "ermiş" adını alır.
Çünkü Allah'a ermiştir. Hiç kimse Allah'a ermeden,
Allah'a vasıl olmadan, Allah'ın Zat'ında ruhu ifna
olmadan evliyadan birisi olamaz, velî olamaz. Bir
insanın velî olabilmesi ilk teslimini
gerçekleştirmesiyle mümkündür. İlk teslim, o kişinin
ruhunun Allah'a ulaşmasıyla gerçekleşir. Ruhun
Allah'a teslimini ifade eder. Ruhun Allah'a teslimi
ise, İslâm olmanın birinci safhasının tamamlandığını
gösterir. Sonra fizik vücut Allah'a teslim
olacaktır, en sonra da nefs Allah'a teslim
olacaktır. Kişi ancak o zaman gerçek anlamda İslâm
olur.
Kavramları ait oldukları yere oturtursak "hidayet"
kavramının,"dalâletin" bittiği yerde başladığını
görürüz. Hidayetin tamamlandığı yerse, nefsin en az
7 kademede tezkiye olmasıyla ifade edilir. Nefs,
Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye,
Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde temizlenecektir.
Bu temizlik boyunca ruh her kademede bir gök katı
yükselebilecektir ve en son temizlik noktası olan
tezkiye kademesinde yedinci kata ulaşacaktır. Sonra
yedinci katın yedi âlemini geçerek Allah'ın Zat'ına
ulaşacaktır.
Öyleyse böyle bir dizaynda" ruhun Allah'a ulaşması,"
hidayete ermek, evliyadan biri olmak, velî olmak,
Allah'ın gerçek anlamda dostu olmak, anlamına gelir.
Öyleyse dalâlet, bütün insanların hidayete adım
atmadan evvel yaşadıkları hayattır. Dikkat edin ki
bir insanın hidayete adım atabilmesi için mutlaka
mürşidine ulaşması gerekiyor. Hiç kimse mürşidine
ulaşmadan dalâletten kurtulamaz. Herkes başlangıçta
dalâlettedir ve dalâlette olanların kalplerine
baktığımız zaman yedi tane kalp şartının
bulunmadığını görüyoruz. Kim hidayete adım atmışsa,
onlar yedi kalp şartının sahibidir.
Hidayette olmak son derece önemli bir şey. Bir
insanın cehenneme gidişi veya cennete gidişi, onun
dalâlette veya hidayette olmasıyla şekillenir. Kim
hidayetteyse onun gideceği yer cennettir, kim
dalâletteyse onun gideceği yer cehennemdir.
Dalâletten kurtulmak demek, hidayete adım atmak
demektir. Sözüme lütfen dikkat edin. Hidayete adım
atmak başka şey, hidayete ermek başka şeydir.
Ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp da, Allah'a doğru yola
çıktığı anda (Sırat-ı Müstakiym üzerinde olduğu
anda) dalâletten kurtuldunuz. Ama hidayete
ermediniz. Hidayete adım attınız. Yedi katlık bir
yolunuz var hidayete ermeniz için. Allah'a ulaşmak
üzere yola çıktınız; hidayete adım attınız, yola
adım attınız, Sırat-ı Müstakiym'e adım attınız.
Hidayet üzeresiniz. Ama hidayete ermediniz. Hidayet
üzeresiniz. Hidayet yolundasınız. Ama dalâletten
kurtulduğunuz kesin.
Bir insanın dalâletten kurtulduğu andaki kalp
şartlarına beraberce bakalım:
1-Allah o kişinin kalbindeki ekinneti alır.
2- Allahû Tealâ o kişinin kalbine ihbat koyar. Yani
irşada müteallik olayları farketmesini sağlayan bir
müesseseyi koyar, idraki önleyen müesseseyi ise
alır.
3- Allah nefsin kalbindeki Allah'a ait kapıyı,
şeytana dönük konumdan, Allah'a dönük konuma
getirir.
4-Göğüsten kalbe Allah bir nur yolu açar.
5-Kişi mürşide ulaştıktan sonra Allah nefsin
kalbindeki mührü açar.
6-Kalbin içindeki KÜFÜR kelimesini Allah alır.
7-Kalbin içine Allah, ÎMAN kelimesini yazar.
Nefsinizin kalbinde böylece yedi tane şart
gerçekleşir. Niçin? Sizin hidayete adım atmanızı
temin etmek üzere. Bu son iki şart gerçekleşene
kadar hâlâ dalâletteydiniz. Bunlar, hidayete adım
atmanın iki temel şartıdır. Allah nefsin kalbindeki
Allah'a ait olan kapının üzerindeki mührü açarak
mührü hareketli hale getirir kalbin içindeki KÜFÜR
kelimesini dışarı atar ve nefsin kalbinin içine ÎMAN
kelimesini yazar. İşte hidayete adım atmanın iki
temel şartı budur. Artık kalp Allahû Tealâ'nın
nurlarına açılmış ve içine " ÎMAN" yazılmıştır.
Öyleyse hidayete adım atanın Allah'tan aldığı
neticeyle, hidayete adım atamayan kişinin Allah'tan
aldığı netice aynı değildir. Hidayete adım atan kişi
nefs tezkiyesine başlamıştır. Hidayete adım atamayan
kişi nefs tezkiyesine başlayamaz. Böyle bir şey
mümkün değildir. Kişi zikir yapar. Allah'tan rahmet
ve fazl göğsüne gelir. Açılmış olan yoldan,
göğsünden kalbine ulaşır. Kalbine kadar gelen
rahmetle, fazl oraya ulaşır ama kalpten içeriye
giremezler. Sadece rahmet biraz sızar. Bu sızıntı o
kişiyi huşûya ulaştırır. Onun ötesinde bir fazl
birikimi hiçbir şekilde gerçekleşmez. Fazıllar,
kalbin bu yapısında oradan içeriye giremezler.
Fazlın insanın kalbinde birikime başlaması, ancak
hidayete adım atmasından sonradır. Hidayete adım
atan kişi zikir yaptığı zaman. Allah'ın katından
rahmetle fazl'a ilâveten salâvât gelir.
Kargo uçağı olan rahmet, fazlı ve salâvâtı
beraberinde getirir. Getirici ve götürücü olarak ve
biraz da aydınlatıcı olarak. Allah'tan gelen rahmet,
fazl ve salâvât kişinin göğsüne, göğsünden kalbine
ulaşır, kalbin üst boyutundaki açılmış ve hareketli
hale gelmiş olan mührü kalbin içine doğru bastırır,
zülmanî kapıya kadar indirir. Zülmanî kapı kapanır.
Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât kalbin içini
doldurur ve ÎMAN kelimesinin etrafında fazıllar
birikmeye başlar.
ÎMAN kelimesinin çekim gücünü azaltan karanlıkların,
karşıt tesirini yok edebilmek için Allah'ın
gönderdiği salâvât görev yapar ve karanlıklar nefsin
kalbinde, ÎMAN kelimesinin etrafında fazılların
yerleşmesine mani olamazlar Zaten zikir yapıldığı
sürece hiçbir karanlık kalmaz nefsin kalbinde. Hepsi
gider. İnsan bu noktadan itibaren zikre devam
edebilse, kalbi sonsuz bir aydınlığın içinde olur.
Ama ne yazık ki bir süre sonra zikir bitince işler
tersine dönmektedir. Çünkü rahmet, fazl ve salâvât
kalbe ulaşmaz, mührün üzerindeki baskı yok olur,
şeytanın karanlıkları, aşağıdan yaptıkları tesirle,
üzerine artık baskı gelmeyen mührün yukarı çıkmasını
sağlar, şeytanın karanlıkları tekrar nefsin kalbini
doldurur. Karanlıklar ÎMAN kelimesinin etrafında
yerleşmiş olan Allah'ın nurlarına tesir edemez.
Böyle bir dizaynın başlangıç noktası hidayetin
başlangıç noktasıdır. Kişinin ruhunun Allah'a doğru
vücuttan ayrılarak yola çıktığı noktadır.
Biliyorsunuz ki ruh evvela dergâha gider. Orada bir
bekleme devresi geçirir, Nefs-i Emmare statüsü
boyunca. Ne zaman %7 nur birikimiyle Nefs-i
Emmare'yi tamamlarsa, ruh birinci kata kadar
yükselme yetkisini alır. Nefs-i Levvame'yi
tamamlarsa ikinci kata kadar yükselme yetkisini
alır, yükselmeye başlar. Nefs-i Mülhime'yi
tamamlarsa üçüncü kata kadar yükselir. Nefs-i
Mutmainne'de dördüncü kata, Nefs-i Radiye'de beşinci
kata, Nefs-i Mardiyye'de altıncı kata, Nefs-i
Tezkiye'de yedinci kata çıkarak, orada yedi tane
âlem geçer ve sonunda Yokluk'a geçip Allah'ın
Zat'ına ulaşır. O zaman hidayete ermiş olur.
Hidayete ermek, işte bu yolculuğu tamamlamaktır.
10 tane âyet, mürşidinize ulaşamazsanız
dalâlettesiniz diyor. Ve gideceğiniz yer cehennemdir
diyor. 10 âyete şimdi beraberce bakalım:
Kasas 50:
"Fein lem yesteciybû leke fa'lem ennemâ yettebi'ûne
ehvâehüm, ve men edallü mimmenittebe'a hevâhü
bigayri hüden minallah, innallahe lâ
yehdiylkavmezzâlimiyn."
Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet
etmezlerse (uymazlarsa), o zaman bil ki onlar
hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah'tan
(Allah'ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de
hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok
dalâlette olan kim vardır? Muhakkak ki Allah zalim
kavimleri hidayete erdirmez.
Görüyorsunuz ki sadece iki tane seçenek var. Ya
doğuşunuzdan itibaren devam ettiği gibi nefsinize
tâbî olmakta devam edeceksiniz, ya da bir gün
aklınızı başınıza toplayacaksınız ve mürşidinize
tâbî olacaksınız. Hacet namazını kılacaksınız,
Allah'tan mürşidinizi soracaksınız. Ona ulaşıp,
önünde diz çöküp, tövbe edip "Lâ ilâhe illallah
muhammeden resûlullah" diyerek el öpeceksiniz ve
dalâletten hidayete adım atacaksınız. Yoksa
nefsinize tâbî olduğunuz sürece, mürşidinize
ulaşamadığınız sürece dalâlettesiniz.
İşte ikinci âyet Ta-ha 123:
"Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv,
feimmâ ye'tiyenneküm minniy hüden femennittebe'a
hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ".
Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin.
Bizden size yaşadığınız devrede hidayetimiz geldiği
zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette
kalmaz ve şâkî de olmaz.
İfade son derece açık. Dünyanın veya kâinatın hangi
noktasında bulunursanız bulunun, mutlaka size
Allah'ın hidayeti ulaşacaktır, hidayetçiler
kanalıyla. Kim o (hidayeti sizlere ulaştıran)
hidayetçilere tâbî olursa, sadece onlar, dalâletten
kurtulurlar. Kâinatın neresinde olursanız olun madde
1. Hangi zaman parçasında yaşarsanız yaşayın, madde
2.
Zamanın başlangıcından sonuna kadar (kıyamet günü
zamanın sonudur) hangi zaman parçası içinde
yaşarsanız yaşayın, kâinatın neresinde yaşarsanız
yaşayın, size mutlaka Allah'ın hidayetçileri
ulaşacaktır. Ulaşmamaları da söz konusu değildir.
İşte o hidayetçilere dikkatle bakın. Onlara tâbî
olmadığınız sürece dalâlettesiniz.
Şu anda bizi okuyorsunuz. Bir hidayetçiyle karşı
karşıyasınız. Size ulaştık. Bu daveti ya kabul
edersiniz burnunuzu kırıp, hacet namazını kılar
Allah'tan sorarsınız. Mürşidinizin önünde oturup diz
çökersiniz, tövbe edersiniz, "Lâ ilâhe illallah
muhammeden resûlullah" dersiniz ve dalâletten
hidayete adım atarsınız. Veya bunu yapmazsınız,
ömrünüz boyunca dalâlette kalırsınız. Seçim sizin.
Üçüncü âyet, Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi.
Allahû Tealâ buyuruyor:
"Men yehdillâhi fehüvemühted, ve men yudlil felen
tecide lehü veliyyen mürşidâ."
Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu
kendisine ulaştırmışsa) o muhakkak ki hidayete
ermiştir. Kim de dalâlete düşmüşse onun için bir
velî Mürşid bulunmaz.
Dikkat edin, ifade hidayete adım atmak değil,
hidayete ermek. Ruh, kişiden ayrılmış 7 tane gök
katını aşmış Allah'ın Zat'ına ulaşmış. O zaman o
kişi hidayete erer.
Şimdi hidayete adım atamamış olan bir insanın
durumunu söylüyor.
"Ve men yudlil felen tecide lehü veliyyen mürşidâ."
Kim de dalâletteyse, onlar için bir velî mürşid
bulunmaz.
Neden bulunmaz? Onlar mürşidlerini aramamışlardır.
İşte Cin Suresinin 14. âyet-i kerimesi Allahû Tealâ
diyor ki:
"Ve ennâ minnelmüslimûne ve minnelkaâsitûn, femen
esleme feülâike teharrev reşedâ."
Muhakkak ki bizlerden Allah'a teslim olanlar da var
(kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim
(Allah'a) teslim olmayı dilerse Mürşidini arar.
Bulmak fiili, aramak fiilinin sonucudur. Eğer kişi
mürşidini aramamışsa elbette bulamaz. İşte Allahû
Tealâ onu söylüyor. O dalâlette olanlar var ya,
onlar mürşidlerini aramamışlardır. Aramadıkları için
de bulamamışlardır. Ve Allah'ın sözü şöyle;
Kim de dalâletteyse, onlar için bir evliya mürşid
bulunmaz.
Dördüncü âyet Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi.
"Efere'eyte menittehaze ilâhehü hevâhü ve
edallehullahü alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhî ve
kalbihî ve ce'ale alâ basarihî gışâveh, femen
yehdiyhi min ba'dillâh, efelâ tezekkerûn."
Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri
görmedin mi (habibim), Allah onları bir ilim üzere
dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem'i
(işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak
hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar
(görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir
perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah'tan sonra kim bu
kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
Onları ilim üzere (emaniyye üzere), dalâlette
bırakır. Yani Kur'ân-ı Kerim'i bırakıp, insanların
yazdığı kitapları tatbik eden insanların hidayete
ermeleri hiçbir zaman mümkün değildir. Onların
ilimleri odur: Emaniyye.
Şimdi düşünebiliyor musunuz, bizim ülkemizde yüz bin
kişilik bir diyanet işleri kadrosu, bilmem kaç bin
kişiden oluşan doçentler, profesörler, yardımcı
doçentler kadrosu. Ve bunların hiçbirisi,
(içlerinden biliyoruz istisna olanlar var; onları
devre dışı bırakırsak) mürşid müessesesine
inanmıyor. "Mürşid yoktur. Bir tek mürşid vardır, o
da Kur'ân-ı Kerim'dir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)
kâinattaki yegâne mürşiddi. O da 14 asır evvel
rahmetli olduğuna göre artık mürşid yoktur. Biz bir
mürşide tâbî olmayız." diyorlar.
Allahû Tealâ da diyor ki, "Güzel, tâbî olmayın da...
Tâbî olmazsanız dalâlettesiniz. Dalâlette olanların
da gideceği yer cehennemdir."
İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz. Bu insanlar
kitaplardan öğrendikleri bilgilere esir olmuşlar.
Zannediyorlar ki kitaplar doğruyu söyler. "Kitaplara
göre mürşid yoktur. Öyleyse biz bir mürşide tâbî
olmayız." diyorlar. Böyle diyen insanlar dalâlette
olanlardır. Kendilerine ne kadar yazık ettiklerini
ancak cehenneme gittikleri gün görecekler.
Allahû Tealâ'nın beşinci âyet-i kerimesi Cuma 2:
"Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm
yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkiyhim ve
yü'allimühümülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü
lefiy dalâlin mübiyn."
Onlara, onların içinde Allah'ın âyetlerini okusun,
onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti
öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından
Resûl be'as eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O
Allah'tır. O'ndan evvel (bu Resûl'e tâbî olmadan
evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
İzaha muhtaç bir tarafı yok. Tâbî olmadan evvel
herkes dalâlette.
Altıncı âyet-i kerime Al-i İmran 164. Allahû Tealâ
buyuruyor.
" Lekad mennallahü alel mü'minîne iz be'ase fîhim
resûlen min enfüsihim yetlûaleyhim âyâtihi ve
yüzekkihim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in
kânû min kablü lefî dalâlin mübîn."
Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine
(Resûllerin ruhları) bir ni'met olmak üzere kendi
zamanlarında kendi içlerinden bir Resûl be'as
ederiz, onların aralarında (her kavmin içinde)
onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları
tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir.
O'ndan evvel (bu Mürşid Resûllere tâbî olmadan
evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
Görüyorsunuz ki tâbî olmadan evvel herkes dalâlette.
Hangi kavimde olurlarsa olsunlar, dünyanın değil
kâinatın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün
insanlar mürşidlerine ulaşmadıkları sürece
dalâletteler.
Sonra bir adım daha atalım yedinci âyete ulaşalım.
Ahkâf Suresinin 32. âyet-i kerimesi:
"Ve men lâ yücib dâ'ıyallahi feleyse bimu'cizin
fiyl'ardı ve leyse lehü min dûnihîevliyâ', ülâike
fiy dalâlin mübiyn"
Allah'a davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan)
kişi dünya üzerinde Allah'ı aciz bırakacak değildir.
Ve onun Allah'tan başka dostu da yoktur. Onlar
(Allah'ın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir
dalâlet içindedirler.
Sekizinci âyet-i kerime, Nahl 36. İşte bir defa daha
Allahû Tealâ söylüyor:
"Ve lekad be'asnâ fiy külli ümmetin resûlen
eni'büdullahe vectenibûttâguût, feminhüm men
hedallahü ve minhüm men hakkat aleyhiddalâleh,
fesiyrû fiyl'ardı fanzurû keyfe kâne
âkıbetülmükezzibiyn"
Ve andolsun ki biz bütün ümmetlerin (milletlerin,
kavimlerin) içinde resûller be'as ettik, (hayata
getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve
Allah'a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı
hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak
oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî
olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu).
Yeryüzünde gezin yalanlayanların akıbetinin nasıl
olduğunu görün.
Ne kadar kavim varsa dünya üzerinde hepsinde şu anda
resûl var. (Bütün kavimlerde resûller be'as eder,
diyor Allahû Tealâ.)
Dokuzuncu âyet-i kerime A'raf 186:
"Men yudlilillâhü felâ hâdiye leh, ve yezerühüm fiy
tuğyânihim ya'mehûn."
Allah kimi dalâlette bırakırsa onun için hidâyetçi
yoktur. Allah onları isyanları (azgınlıkları) içinde
şaşkın bir halde bırakır.
Niçin isyanları? Apaçık davetçi gelmiş.
Davetçİlerden bİrİ de bİzİz. O davetçinin açık açık
Kur'ân'dan âyetler söyleyerek davet etmesine, onlar
isyan ediyorlar.
Dikkat edin insanlık Kur'ân-ı Kerim'den sapmış
durumda. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)'de onu
söylüyor:"Şu anda benim ümmetim ne yazık ki
Kur'ân'dan sapmış durumda" diyor. Peygamber
Efendimiz (S.A.V)'in asırlar sonra böyle
söyleyeceğini, kıyâmet günü böyle söyleyeceğini,
Kur'ân açıklıyor.
20. asrın sona ermekte olduğu şu günlerde İslâm
âleminin %90'ından çok daha ötesi İslâm'dan sapmış
durumdadır. Kur'ân'dan sapmış durumdadır. İŞte bu
sapmIŞ sİstemİ aİt olduğu raya oturtmak üzere
vazİfelİyİz. Ve bunun başında mutlaka insanları
dalâletten kurtarıp, hidayete adım attırmak, sonra
da hidayeti gerçekleştirmek var.
10. âyet Zümer 23:
"Allahü nezzele ahsenelhadîys, kitâben müteşâbihen
mesâniy, takşa'ırru minhü cülûdülleziyne yahşevne
rabbehüm, sümme teliynü cülûdühüm ve kulûbühüm ilâ
zikrillâh, zâlike hüdallahi yehdiy bihi men yeşâ, ve
men yudlilillâhü femâ lehü min hâd."
Allah ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını
ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât) kitaba
müteşabih (benzer) olarak indirir. Bu (nurlar)dan
insanların derileri (tüyleri) ürperir ve Rab'lerine
karşı huşû sahibi olurlar, sonra Allah'ın zikri ile
(bu nurlar) kişinin derilerini (vücudunu) ve
(nefsinin) kalbini yumuşatır (titretir, aydınlatır,
tezkiye eder ve böylece kişinin ruhunu Allah'a
ulaştırır ve onu hidayete erdirir). İşte bu Allah'ın
hidayetidir ki, Allah dilediği kişiyi (nefsini
Allah'ın nurlarıyla tezkiye ederek ve böylece zatına
ulaştırarak) hidayete erdirir. Kimi de dalâlette
bırakırsa onun için bir hidayetçi yoktur.
Şimdi dalâlette olanların statülerine bakalım.
Bunların özellikleri ne?
Kalplerinde Allahû Teâlâ'nın işlemlerinden hiçbirisi
gerçekleşmemiştir. İsra 45 ve 46ıncı âyetlerine göre
(Bu 2 âyet sayfa 26 dadır) durumları şöyledir:
Bu insanların kulaklarında vakra isimli bir engel
vardır. Bunlar, irşada müteallik hususları
işitemezler. Yani kulakları duyar, irşad makamı
irşaddan bahsederken, kulakları onu duyar ama
zihinleri algılamaz. Mânâlandıramaz, mânâsına
varamazlar. Kulaklarında vakra olduğu için mânâsına
varamazlar. Yetmez. Kalplerinde ekinnet vardır.
Mânâsına varamadıkları gibi idrak etmeleri de mümkün
değildir. Çünkü kulak duyar, zihin işitir, ama idrak
eden kalptir. Kişi işitmemiştir ki, herşeyden evvel,
mânâsına varmamıştır ki, kalbine indirsin de, onu
idrak edebilsin. Dikkat edin ki, bu iki ölçü
cehennemin temel anahtarıdır. Kimin kulaklarında
vakra varsa, kimin kalbinde ekinnet varsa onlar
yüzleri sürtülerek cehenneme gireceklerdir ve
girdikten sonra da oradan çıkmaları hiçbir şekilde
mümkün değildir. Çünkü cehennemin elektronik
sistemleri, kulaklarında vakra , kalbinde ekinnet
olan insanların asla oradan çıkmasına müsaade etmez.
Devamlı orada bırakır.
Öyleyse dalâlette olanların standartlarına dikkatle
bakın: Bu insanlar Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerdir.
Allah'a inansalar da, Allah'ın kitaplarına, Allah'ın
meleklerine, basü badel mevte, hayrın da şerrin de
Allah'tan olduğuna (aslında şerr insanın
nefsindendir) inansalar da, îmanın temel faktörü
olan ölmeden evvel Allah'a ruhu ulaştırıp O'na
teslim etmeye, yani İslâm olmaya inanmazlar. Böyle
bir konuda harekete geçmiş değiller. Bunun temelinde
de mutlaka (bunu gerçekleştirebilmek için) mürşide
ulaşmak var. Onu hiçbir zaman düşünmezler, tatbik
etmezler, yani Allah'ın yolunda değiller. Kimdir
Allah'ın yolunda olanlar? Ruhlarını mürşidlerine
ulaştırdıkları gün vücutlarından ayırarak Allah'a
doğru yola çıkaranlar.
İşte muhtevaya baktığımız zaman, bu insanların
hiçbir zaman hidayete ermelerinin mümkün olmadığını
görüyoruz. Demek ki bu insanların kulaklarında vakra
var, kalplerinde ekinnet var. İşte İsra Suresinin 45
ve 46. âyet-i kerimeleri. Allahû Teâlâ buyuruyor:
"Ve izâ kara'telkur'âne ce'alnâ beyneke ve
beynelleziyne lâ yü'minûne bil'âhıreti hicâben
mestûrâ."
Sen Kur'ân-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman
seninle onların arasına, ki onlar ahirete
inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı
mesture).
" Ve ce'alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve
fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke
fiylkur'âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ."
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu
Kur'ân-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak,
fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra
(isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani
oluruz). Sen Rabbini Kur'ân'da tek olarak
zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını
dönerler.
İşte bu insanların gidecekleri yerin cehennem
olduğunu söylüyor Allahû Teâlâ. Mülk Suresinin
8,9,10. âyet-i kerimelerinde:
"Tekâdü temeyyezü minelgayz, küllemâ ülkıye fiyhâ
fevcün se'elehüm hazenetühâ elem ye'tiküm neziyr."
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi
olur. Herbir grup cehenneme atıldığında, cehennem
bekçileri (vazifelileri) onlara, "Size nezir (ikaz
edici, uyarıcı) gelmedi mi?" derler.
"Kaâlû belâ kad câenâ neziyrün fekezzebnâ ve kulnâ
ma nezzelallahü min şey', in entüm illâ fiy dalâlin
kebiyr."
(Cehenneme atılanlar) derler ki "Evet, andolsun ki
bize nezir geldi. Ama biz onu yalanladık ve Allah
hiçbir şey indirmemiştir ve siz büyük bir sapıklık
içindesiniz dedik."
"Ve kaâlû lev künnâ nesma'u ev na'kılü mâ künnâ fiy
ashâbissa'ıyr."
Ve derler ki "Eğer biz işitmiş ve akletmiş (idrak
etmiş) olsaydık burada, ateş ehlinin içinde mi
olurduk?"
Öyleyse cehennemde olanların işitemediklerini
(kulaklarındaki vakra sebebiyle) ve idrak
edemediklerini (kalplerindeki ekinnet sebebiyle)
görüyoruz. Bunların gidecekleri yer cehennemdir.
Bütün dalâlette olanlar bu evsaftadırlar.
İşitemezler ve idrak edemezler. Neyi? İrşada
müteallik hususları ki, irşad müessesesi Allahû
Teâlâ tarafından farz kılınmış Bakara Suresinin 186.
âyet-i kerimesiyle:
"Ve izâ se'eleke ıbâdi anni feinni karibü. Ücibü
da'veteddâ'ı izâ de'âni, felyestecibüli velyü'minü
bi le'allehüm yerşüdün."
Ve kullarım, sana Benden sorduğu zaman, Ben muhakkak
ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin
duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da
Benim (davetime) icabet etsinler ve Bana îman
etsinler. Böylece irşada ulaşsınlar (irşad
olsunlar).
İfadeye dikkat edin. "Mü'min olsunlar "diyor Allahû
Teâlâ önce. Yani bunun anlamı "mürşidlerine
ulaşsınlar" demek. Çünkü sadece mürşidinize
ulaştığınız taktirde, Allah'ın bir gerçek mürşidine
ulaştığınız taktirde mutlaka kalbinize îman yazılır.
Mücadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi, "Kimin
başının üzerine Devrin İmamı'nın ruhu gelir de
yerleşirse, Allah o kişinin kalbinin içine îmanı
yazar."diyor. Bu ruhun gelişi ise, Mü'min Suresinin
15. âyet-i kerimesinde ifade edilmiş. Ancak o
kişinin derecelerinin yükselmesi ve arşı tutan bütün
meleklerin o kişiye şahitlik etmeleri kaydıyla
gerçekleşir bu iş. Çünkü o gün, böyle bir işlemi
yapan kişi, arşı tutan bütün meleklerin ve Zamanın
Halifesi'nin huzurunda mürşidinin önünde, mürşidinin
söylediklerini tekrar eder. (Nebe Suresinin 38.
âyet-i kerimesi gereğince.) Yani tövbe eder, yani
mürşidine tâbî olur. Böyle bir tövbenin neticesinde
kişinin günahlarını sevaba çevirir Allahû Tealâ.
Derecelerini, günahları sevaba çevirerek iki kat
birden artırır. İşte bu sebeple Mü'min-15'de
"Dereceleri yükselten Allah" diyor. Ve "Arşın sahibi
olan Allah" diyor. Yemin merasiminde (tövbe
merasiminde) arşı tutan bütün melekler şahit olarak
bulunduğu için. Ve böylece mürşidinin önünde tövbe
ettikten sonra kişinin ruhu Allah'a doğru yola
çıkar. Böylece insan ruhunun Allah'a doğru seyr-i
sülûk adlı bir yolculuğu gerçekleştirmesi söz konusu
olur. Bu hidayete adım atmaktır.
Kur'ân-ı Kerim dalâlette olan bir insanın, gideceği
yerin cehennem olduğunu söylüyor. İşte A'raf
Suresinin 179. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ
buyuruyor:
"Ve lekad zere'nâ licehenneme kesiyren minelcinni
vel'insi lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ ve lehüm
a'yünün lâ yubsirûne bihâ ve lehüm âzânün lâ
yesme'ûne bihâ, ülâike kel'en'âmi belhüm edall,
ülâike hümülgaâfilûn."
Biz insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için
yarattık. Onların kalpleri(nde fuad) vardır, onunla
fıkıh etmezler, onların gözleri vardır onunla
görmezler, kulakları vardır onunla işitmezler, onlar
hayvanlar gibidir. Hatta (hayvanlardan) daha çok
dalâlettedirler. Onlar gafillerdendirler.
Âyet-i kerime açıkça dalâlette olanların cehenneme
gideceğini söylüyor. A'raf 178'de, Allahû Tealâ
dalâlette olanların, hüsranda olanlar olduğunu ifade
ediyor. Mü'minun 103'te de diyor ki;
Biz kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin
günahları sevaplarından çoksa onların gideceği yer
cehennemdir. Orada ebediyyen kalacaklardır. Onlar
hüsranda olanlardır.
Böylece kesin bir hükme varılıyor ki Kur'ân-ı
Kerim'de, hüsranda olanların gideceği yer
cehennemdir. Hüsranda olanlar, dalâlette olanlardır.
Allahû Tealâ Nisa Suresinin 167, 168 ve 169.
ayetlerinde diyor ki;
Onlar ki küfür üzeredirler ve Allah'ın yolundan
saptırırlar. (Kendileri Allah'ın yolunda
değillerdir. Mürşidlerine ulaşmamışlardır. Ruhları
vücutlarından ayrılıp Allah'a doğru yola çıkmamıştır
ve başkalarını da Allah'ın yolundan saptırırlar.
Allah'ın yoluna girmek üzere gelenleri de yoldan
saptırırlar.) Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.
İşaretler son derece açık. Dalâlette oldukları
kesin. Niçin kesin? Allah'ın yolunda değiller.
Ruhları vücutlarından ayrılıp Sırat-ı Müstakiym'e
ulaşmamış. Yetmez. Başkalarını da yoldan
çıkartıyorlar.
Muhakkak ki onlar dalâlettedirler ve zalimdirler.
Neden zalimdirler? Başkalarını da yoldan
çıkardıkları için, onlara zulmetmiş oluyorlar. Allah
onları asla mağfiret etmeyecektir. (Onların
günahlarını sevaba çevirmeyecektir.) Mürşide ulaşmış
olsalardı Allah, Furkan Suresinin 70. âyet-i
kerimesi gereğince onların bütün günahlarını sevaba
çevirecekti. Devam ediyor Allahû Tealâ;
Ve Allah onları asla Sırat-ı Müstakiym'e
ulaştırmayacaktır.
Kimler Sırat-ı Müstakiym'e ulaşabilir? Allah'ın
yoluna girmiş olanlar.
İşte yol: Sırat-ı Müstakiym. Allah'a doğru ulaştıran
yol. Buraya ulaşmamış olanlar, Sırat-ı Müstakiym
üzerinde olmayanlar. Onların gidecekleri yer,
cehennem:
Allah onları asla Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırmaz.
Allah onları ancak sırat-ı cehenneme, cehennem
yoluna ulaştırır, diyor. Ve sonucu söylüyor:
Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.
Kim bunlar? Uzak bir dalâlette olanlar? Yani
dalâlette olanlar. Onların gideceği yer cehennemdir,
diyor Allahû Tealâ.
"Kul hel nünebbiüküm bil'ahseriyne a'mâlâ." Kehf
-103
De ki "Sizlere amellerini hasara uğratanları haber
vereyim mi?"
"Elleziyne dalle sa'yühüm fiylhayâtiddünyâ ve hüm
yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun'â." Kehf -104
Onların dünya hayatındaki amelleri sapmıştır ve
onlar amellerin en iyisini yaptıklarını hesap
ediyorlardı.
"Ulâikelleziyne keferû biâyâti rabbihim ve likaâihî
fehabitat a'mâlühüm felâ nükyymü lehüm
yevmelkıyameti veznâ." Kehf -105
Onlar ki Rab'lerinin âyetlerini ve O'na (Allah'a)
mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhunu Allah'a
ulaştırmayı) örttüler ve o zaman amelleri boşa
gitti. O kişiler için kıyamet günü mizan tutulmaz.
"Zâlike cezâühüm cehennemü bimâ keferû vettehazû
âyâtiy ve rusuliy hüzüvâ." Kehf -106
Onların cezaları cehennemdedir ki onlar Allah'ın
âyetlerini küfretmişler (örtmüşler, bilerek
gizlemişler) ve Allah'ın âyetleriyle ve resûlleriyle
alay etmişlerdir.
Allah Kehf Suresinin 103, 104,105,106. ayetlerinde
"Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin, mürşidlerine
ulaşamamış olanların, peygamberlerle ve mürşidlerle
alay edenlerin," gidecekleri yerin cehennem olduğunu
söylüyor. Ama bunlar, nefslerini hüsrana düşerenler,
yani dalâlette olanlardır.
Öyleyse bir insanın hidayete adım atması, hidayete
ermesini ifade etmez. Bir insanın hidayete adım
atması demek, ruhunu vücudundan ayırarak Allah'a
doğru yola çıkarmasıdır. Allah sonsuz uzaklıktadır
ve Yokluk'tadır. Ve yol yukarı doğrudur.
Öyleyse bir insanın hidayete adım attıktan sonra,
Allah'ın Zat'ına ulaşması müessesesi hidayete
ermesidir. Ve bu , o kişi için mutlak bir hükmü
ifade eder. O kişi ruhunu Allah'a doğru yola
çıkardıktan sonra mutlaka Allah'a ulaşmak
durumundadır. Kim, Allah'a doğru yola çıkmışsa, ruhu
Allah'a ulaşmak üzere yola çıkmışsa, hiçbir kuvvet o
kişinin ruhunu Allah'a ulaştırmasına mani olamaz.
Böylece Allahû Tealâ'nın indinde seyr-i sülûk
müessesesi cereyan eder.
Ne zaman bir insan mürşidine ulaşırsa, ruhu
vücudundan ayrılıp Allah'a doğru yola çıkar. (Nebe
Suresinin 39. âyet-i kerimesi) Yola çıktıktan sonra
kişi nefs tezkiyesine başlar. Allah'tan gelen
nurlar, îman kelimesinin etrafında toparlanmaya
başlar. Bu işlem %7'yi bulduğu zaman kişi Nefs-i
Emmare'yi tamamlamıştır. Yusuf Suresi 53. âyet-i
kerime. Hz. Yusuf, Allahû Tealâ'ya diyor ki;
Ya rabbi ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefsim
bana şerri emrediyor.
Tamamen , (yüzde yüz) şerri emreden nefs
kademesinden %7 eksiklik olmuştur. Nefsin artık
bütünü değil, %93'ü şerri emreder olmuştur. %7'si
artık hayrı emretmeye başlamıştır. Ruh bu süreç
içerisinde Mürşidin bulunduğu dergâhta zemin
kattadır. Orada bekler, hiç ayrılmaz, devamlı, bir
nev'î eğitimle, meşguldür. Bu bekleme Nefs-i Emmare
süresince devam eder. Bu %7 lik nurlanma geçildiği
andan itibaren o kişinin ruhu zemin kattan birinci
kata kadar yükselmeye başlar. Nefs-i Emmare
aşılmıştır.
Sonra ikinci bir %7'lik nur birikmesi onun Nefs-i
Levvame'ye ulaştığını gösterir. Levm, kınamak,
suçlamak anlamına gelen bir kelime. Bu kademede kişi
günah işlemeyi düşünmez, istemez de. Ama nefsi
günahları işler. Kişi de nefsini levmeder, suçlar.
Dehşetli pişmanlık duyar. Aynı günahı bir daha
işlememek ister, ama nefsi ona yeniden günah
işlettikçe hep nefsini kınar. Böyle bir durumda bu
kişi ikinci %7 nuru biriktirmiştir. Ruhu da ikinci
gök katına kadar yükselmeye başlamıştır.
Nefs-i Levvame, Kıyame Suresinin 2. âyet-i
kerimesinde veriliyor:
"Ve lâ uksimü binnefsillevvâmeh."
O levvame (kınanan, suçlanan) nefse yemin ederim,
diyor Allahû Tealâ.
Sonra kişi daha çok zikreder ve üçüncü bir %7 nur
birikimi olur. Nefsinin kalbinde nurlar îman
kelimesinin etrafında toplanır. Nefs-i Mülhime. Bu
kişi artık Allah'tan ilham almaya başlar.
Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi:
"Fe'elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ."
O nefse (şeytanın) füccuru da (Allah'ın) takvası da
ilham edilir, diyor Allahû Tealâ.
Böyle bir takva müessesesinin oluştuğu nokta, o
kişide %21 nur birikimiyle gerçekleşir. Nefs-i
Mülhime' de ruhu da üçüncü gök katına ulaşır.
Sonra yeniden bir %7 nur birikimi. Nefs-i Mutmainne.
Kişi mutmain olur. Doyuma ulaşır. Allah'ın
verdiklerinin, kendisine yeterli olduğunu işte bu
noktada hisseder. Eğer insan kendisini hep bir açlık
içinde hissediyorsa hiçbir açıdan bir doyuma
ulaşamamışsa, "Allah'ın bana verdikleri bana yeterli
değil, ben mutlaka bundan daha fazlasını isterim."
diye bir düşüncenin içindeyse, o henüz mutmainneye
ulaşamamıştır. Mutmainne, mutluluğun başlangıç
noktasıdır. Kişi Allah'ın verdiklerinin yeterli
olduğunu, o günden evvel " hırs "adı verilen bir
müessesenin varlığı sebebiyle, Allah'ın verdiklerini
asla yeterli görmediğini idrak eder. Nefs-i
Mutmainne'de dördüncü gök katına kadar (Beyt-ül
Makdes'in aslının bulunduğu yer) ruhu yükselmiştir.
Beşinci bir nur birikimiyle Nefs-i Radiye
gerçekleşir. Kişi Allah'tan razı olur. Beşinci
kattaki Beyt-ül Haram'ın (haccın yapıldığı yer)aslı
olan camiye kadar ulaşabilmektedir ruhu.
Ve bir sonraki katta %7 daha nur birikimiyle Allah
da o kişiden razı olur: Nefs-i Radiye
Mutmain olma, Allah'tan razı olma ve Allah'ın
rızasını kazanma Fecr Suresinin 27 ve 28. âyet-i
kerimelerinde anlatılmaktadır:
"Yâ eyyetühennefsülmutmainne irci'ıy ilâ rabbiki
râdıyeten mardıyyeh."
Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın
rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah'a (Rabbine) geri
dönerek ulaş, diyor Allahû Tealâ.
Ve sonunda bir %7 daha nur birikimiyle (7 kere 7, 49
eder, 2 de huşûda kazanılan nurla) bu kişinin
nefsinin kalbindeki nurlar, artık karanlıklara galip
gelmiştir(%51). Ve böylece kişi, nefsini tezkiye
etmiştir.
Allahû Tealâ diyor ki,
"Ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih, ve
ilallâhilmasıyr."
Fatır-18
Kim nefsini tezkiye etmiyse, o kendi nefsi için
tezkiye olmuştur ve (ruhu)Allah'a ulaşır.
İşte buradan sonra kişinin nefsi, tezkiye işlemini,
ruhu da( altıncı kattaki) nurlanma işlemini
tamamlamıştır. Ona verilen kılıçla fethe nail
olmuştur. Altın kapıdan içeriye uçarak girmiştir.
Bundan sonraki işi, 7 tane âlem geçmek olacaktır. O
7 tane âlemi sırayla birer birer aşacaktır.
Herbirinde bir öğrenme devresi geçirdikten sonra.
Neticede 7. âlem olan Sidret-ül Münteha'yı
(varlıklar âleminin en üst noktası) aşarak Yokluk'a
geçecektir. Yokluk'ta da, Allah'ın Zat'ına doğru
yaptığı uçuş, Allah'ın Zat'ında son bulacaktır.
Allah'ın Zat'ında ruh, kaybolacaktır, ifna
olacaktır, yok olacaktır.
İşte bu yok olma müessesesine, "Allahû Tealâ'ya
vuslat" deniliyor. Ruh, Allah'a vasıl olduğu için
vuslat adını alıyor. Allah'ın Zat'ında kaybolduğu
için de, ifna olma anlamına fena kelimesi
kullanılıyor burada. İfna olan, Allah'ın Zat'ında
yok olan, kaybolan anlamına. Ve Allah'ın Zat'ı, o
kişinin ruhuna meab oluyor, sığınak oluyor.
Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesini burada yerli
yerine oturtmak lâzım. Diyor ki Allahû Tealâ;
"Zâlikelyevmülhakk, femen şâettehaze ilâ rabbihî
meâbâ."
İşte o gün (Mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere
öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün) Hakk günüdür.
Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi kendisini
Rabbine ulaştıran (yolu, Sırat-ı Müstakiym'i) yol
ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah)
meab (sığınak, melce) olur.
İşte Al-i İmran Suresi 14. âyet-i kerime:
"Vallâhü ındehü hüsnül me'âb."
Andolsun ki Allah (yemin olsun ki Allah), Allah'ın
katındaki en güzel sığınaktır.
İşte Allah'ın katındaki bu en güzel sığınağa
dikkatle bakın: O Rabbimizin Zat'ıdır. Ve burada
hidayete erme işlemi tamamlanmıştır.
Hidayete adım atmak ve yolda olmak. Konumuzun
başlangıcı. Hacet namazını kılmak, mürşidi Allah'tan
sormak. (Allah mürşidimizi huşûya ulaştığımız zaman
mutlaka gösterir.) Mürşide ulaşmak. Mümtehine
Suresinin 12. âyet-i kerimesine göre Allahû
Tealâ'nın huzurunda ve mürşidimizin önünde diz
çökmek, tövbe etmek, el öpmek. İşte el öpme işlemi
Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde açıklanıyor:
Habibim onlar sana biat ettikleri zaman, onların
ellerinin üzerinde senin elin değil, Allah'ın eli
vardı.
Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in eli öpülüyor.
Ama Allahû Tealâ bütün vücutla beraber ele de
tecelli ediyor. Tecelli, "el" şeklinde. Allahû Tealâ
böylece o elde tecelli ettiğini ifade ediyor. Ve
tövbenin varlığıyla birlikte hidayete adım atmak.
İşte En'am Suresinin 152. âyet-i kerimesi:
"Ve bi'ahdillâhi evfû."
Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin, yerine getirin.
"Hâzâ sırâtıymüstekıym."
En'am-153
İşte bu Sırat-ı Müstakiym'dir.
"Fettebiûhu."
O'na (Sırat-ı Müstakiym'e) tâbî olun.
Niçin Sırat-ı Müstakiym diyor? Çünkü Allah'a olan
yeminleri yerine getirmek için ruh mutlaka Sırat-ı
Müstakiym'e ulaşacak, Sırat-ı Müstakiym üzerinden
Allah'a doğru yola çıkacaktır (Sırat-ı Müstakiym
üzerinde bulunmak, bütün sahâbenin ortak vasfıydı.)
Allahû Tealâ diyor ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e
"Sen ve senin sahâben hepiniz Sırat-ı Müstakiym'in
üzerindesiniz."
Bu devirde de bizler Sırat-ı Müstakiym'in
üzerindeyiz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) sahâbeye
diyor ki, "Birgün benim sünnetimi yeniden ihya
edenler gelecekler." Sahâbe soruyor, "Ey Allah'ın
Resûl'ü kim bunlar?" "Siz ve Ben nasıl Sırat-ı
Müstakiym'in üzerindeysek, onlar da o Sırat-ı
Müstakiym'in üzerinde olanlardır." diyor.
Ve Fatiha Suresi, kesinlikle Sırat-ı Müstakiym'in
üzerinde olanların hidayette olanlar olduğunu,
dalâletten kurtulanlar olduğunu söylüyor.
İşte Sırat-ı Müstakiym'in tarifi. Allahû Tealâ diyor
ki Sırat-ı Müstakiym için:
"Sırâtalleziyne enamte aleyhim."
Fatiha-7
O yol ki, başlarının üzerine ni'met verdiklerimizin
yoludur.
Kim mürşidine tâbî olursa, başının üzerine mutlaka
Devrin İmamı'nın ruhu oluşur. O bir ni'mettir.
"Gayrilmağdubi aleyhim."
Üzerlerine gadab duyduğumuzun yolu değildir.
Mürşidlerine ulaşıp da başlarının üzerinde ni'met
oluşanların yoludur. Bunun mutlaka mürşidine
ulaşmakla noktalandığını, Allahû Tealâ âyetin
sonunda ifade etmiş:
"Ve leddâlliyn."
Ve dalâlette olanlar da.
Dalâlette olanlar da, üzerlerine Allah'ın gadab
duyduğu insanlar da, hiçbirisi Sırat-ı Müstakiym'in
üzerinde olamazlar. Kimdir dalâlette olanlar?
Başlarının üzerinde o ruh bulunmayanlar. Mürşidin
ruhu bulunmayanlar.
Öyleyse Allahû Tealâ'nın ifadesi son derece açık ve
kesindir: Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunanlar,
sadece bu hedefe ulaşabilenlerdir. Onlar
mürşidlerine ulaşanlardır. Mürşidlerine
ulaşamayanların üzerinde, mürşidin gölgesi yoktur,
Mevlânanın dediği gibi. "Müracaat edin, mürşidinize
ulaşın, başınızın üzerinde mürşidin gölgesi (onun
ruhu) olsun." diyor.
Aranızda mürşidine ulaşamamış olanlar varsa duamız
onlar için, hepinizin başınızın üzerinde Devrin
İmamı'nın ruhu, Mevlânanın deyimiyle "mürşidin
gölgesi" bulunsun dileğiyle sözlerimizi bu noktada
tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
Dualarımızla...
|
 |
|