Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

 
 
                    ANA MENÜ

  Cemaatler,Tarikat
lar,Mezhepler

  Kader-Kaza, Hayır Şerr Kavramları
  Mehdilik İnancı
  Mehdi Kavramı
  Zikir Nedir?
  Hz. İsa Gelecek mi?
  Ruhun Allah'a Ulaşması
  Velayet Kavramları
  Vahiy Kavramı
  Şirk Kavramı Nedir?
  İslam Dini Nedir?
  Allah'a Ulaşmayı Dilemek
  Mü'min Olmak
  Hidayet ve Dalalet
  Mürşid Farzdır
  Takva
  Hacet Namazı

              SİTELERİMİZ

  Mihr Vakfı

  İslamGemisi
  Hidayet Çağı
  Nur Tv
  Nur Radyo
  Hidayet Yolu
  İskender Ali Mihr
  Nur Tv (2)
  Toplist Sitemiz
  Osmanlı Sitemiz
  Büyük Osmanlı
  Mutluluk
  İlmi Ledun
  Hanif Dostları
  Altın Çağı

              KİTAPLAR

  Mutluluk Tasavvuf İslam
  Tekzib
  Tavzih
  Tevhid

            ÖNERİ-CEVAP

SOHBETLER

HİDAYET VE DALALET

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki, bizleri bir defa daha Allah'ın zikir sohbetini yapmak üzere biraraya getirdi.
Bugünkü konumuz hidayet ve dalâlet. Hidayet kavramı, asırlarca devam eden İslâm tatbikatında mahiyetini tamamen yitirmiş, ne olduğu bilinmeyen bir kavram haline gelmiştir. Bugün İslâm'ın 5 tane şartını yerine getiren herkes, kendisinin hidayette olduğunu düşünüyor. Eğer Kur'ân-ı Kerim müfessirlerine bakarsanız, verdikleri meallerde hidayetin mânâsını "doğru yol" olarak ifade etmektedirler.
Türkiye'mizde 23 tane Kur'ân-ı Kerim (bizimkiyle beraber 24 oldu) mealinin herbirinde, nerede hidayet kelimesi geçmişse,"doğru yol" diye Türkçeleştirmişler. Doğru yolda olduğunu düşünen herkes, aynı zamanda hidayette oluyor. İslâm'ın 5 tane şartını yerine getiren insanlara soruyoruz:"Hidayetten haber nasıl, sen hidayette misin?"
" Elbette benden çok kim hidayette olabilir? Ben İslâm'ın 5 tane şartını bugüne bugün yerine getiriyorum. Gideceğim yer muhakkak cennet ve ben hidayetteyim."diyor.Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e, "Ben bu şartları(İslâm'ın 5 şartını) yerine getirirsem cennete girer miyim?" diyen adam gibi.
İşte Kur'ân-ı Kerim kavramları, 14 asırdan bu tarafa devamlı şekil değiştirerek bugüne ulaşmış. Bugün artık kimse İslâm'ı Kur'ân'dan öğrenmiyor. Tabii kavramları da. Bu istikamette bizler için söz konusu olan şey kavramların doğrusunu bilmektir. Unutmayın ki, İslâm'ın yeniden öğrenilmeye başlanıldığı bir devirdeyiz. Bütün kavramlar Kur'ân'daki gerçek manasıyla açıklanacaktır. İşte hidayet kelimesinin Kur'ân'dan sapmış olan mânâsı: Doğru yol.
Hidayet, herşeyden evvel bir yol değildir ki "doğru yol" kavramını bunun için kullanalım.
Hidayet, insan ruhunun Allah'a doğru, seyr-i sülûk adlı bir yolculukla, yola çıkması ve Allah'ın Zat'ına ulaşması işlemidir.
Demek ki, ruh biz hayattayken vücuttan ayrılır ve Allah'a doğru yola çıkar. Bu yolculuk Sırat-ı Müstakiym üzerinden yapılır. Ve Sırat-ı Müstakiym ruhu Allah'a ulaştırır. Ne zaman ruh vücuttan ayrılıp da, Sırat-ı Müstakiym'e adım atarsa, fiy sebilillâhtır. Yani Allah'ın yolunun içindedir. Ve Allah'a doğru çıktığı bu yolculukta 7 tane gök katı aşar. 7. katta fethi gerçekleştirir. Sonra 7 tane âlemi aşıp Yokluk'a geçer. Yokluk'ta Allah'ın Zat'ına ulaşır. Ve Allah'ın Zat'ında ifna olur, yok olur. Ruh Allah'ın Zat'ında ifna olunca (yok olunca) Allah'a teslim olmuştur ve bu olayın adı vuslattır. Ruhun Allah'a ulaşmasıdır. Hidayet açısından isimlendirdiğimiz zaman, hidayete ermektir. Hidayete adım atmakla, hidayete ermek arasında tam 7 katlık bir gökler yolculuğu vardır. Ruhumuz Allah'a doğru yola çıkacak, 7 tane katı aşacak ve 7. kattan sonra da Yokluk'a geçip Allah'ın Zat'ına ulaşacak. Bu yolculuk, bu fenomen, hidayette olarak devam eder. Hiç istisnası yok. Ne kadar insan yaşamışsa bu dünya üzerinde hepsi, ruhu vücudundan ayrılıp da Allah'a doğru yola çıkana kadar dalâlettedir. Ancak ruhu Allah'a doğru yola çıktığı zaman hidayete adım atar ve ruhu Allah'a ulaştığı zaman hidayete erer.
Muhtevaya baktığımız zaman hidayete adım atmak ve hidayete ermek, birbirinden şu açıdan farklı mefhumlardır. Birisi konunun başıdır, öteki sonudur. Hidayete adım atmak, ruhun o güne kadar mesken tuttuğu fizik vücuttan ayrılması ve Allah'a doğru yola çıkması, Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olmasıdır. Sırat-ı Müstakiym üzerinden Allah'a doğru yapılan yolculuk, Allah'a ulaşmakla noktalanır. O zaman biz, hidayete eren birisi oluruz. İşte kim hidayete ermişse onun adı Osmanlıda "ermiş"ti.
Ermiş... Nereye ermiş? Allah'a ermiş.
Nereye ermiş? Hidayete ermiş.
Ermiş ne demek? Velî demek.
Allah'ın evliyasının herbiri "ermiş" adını alır. Çünkü Allah'a ermiştir. Hiç kimse Allah'a ermeden, Allah'a vasıl olmadan, Allah'ın Zat'ında ruhu ifna olmadan evliyadan birisi olamaz, velî olamaz. Bir insanın velî olabilmesi ilk teslimini gerçekleştirmesiyle mümkündür. İlk teslim, o kişinin ruhunun Allah'a ulaşmasıyla gerçekleşir. Ruhun Allah'a teslimini ifade eder. Ruhun Allah'a teslimi ise, İslâm olmanın birinci safhasının tamamlandığını gösterir. Sonra fizik vücut Allah'a teslim olacaktır, en sonra da nefs Allah'a teslim olacaktır. Kişi ancak o zaman gerçek anlamda İslâm olur.
Kavramları ait oldukları yere oturtursak "hidayet" kavramının,"dalâletin" bittiği yerde başladığını görürüz. Hidayetin tamamlandığı yerse, nefsin en az 7 kademede tezkiye olmasıyla ifade edilir. Nefs, Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde temizlenecektir. Bu temizlik boyunca ruh her kademede bir gök katı yükselebilecektir ve en son temizlik noktası olan tezkiye kademesinde yedinci kata ulaşacaktır. Sonra yedinci katın yedi âlemini geçerek Allah'ın Zat'ına ulaşacaktır.
Öyleyse böyle bir dizaynda" ruhun Allah'a ulaşması," hidayete ermek, evliyadan biri olmak, velî olmak, Allah'ın gerçek anlamda dostu olmak, anlamına gelir.
Öyleyse dalâlet, bütün insanların hidayete adım atmadan evvel yaşadıkları hayattır. Dikkat edin ki bir insanın hidayete adım atabilmesi için mutlaka mürşidine ulaşması gerekiyor. Hiç kimse mürşidine ulaşmadan dalâletten kurtulamaz. Herkes başlangıçta dalâlettedir ve dalâlette olanların kalplerine baktığımız zaman yedi tane kalp şartının bulunmadığını görüyoruz. Kim hidayete adım atmışsa, onlar yedi kalp şartının sahibidir.
Hidayette olmak son derece önemli bir şey. Bir insanın cehenneme gidişi veya cennete gidişi, onun dalâlette veya hidayette olmasıyla şekillenir. Kim hidayetteyse onun gideceği yer cennettir, kim dalâletteyse onun gideceği yer cehennemdir.
Dalâletten kurtulmak demek, hidayete adım atmak demektir. Sözüme lütfen dikkat edin. Hidayete adım atmak başka şey, hidayete ermek başka şeydir. Ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp da, Allah'a doğru yola çıktığı anda (Sırat-ı Müstakiym üzerinde olduğu anda) dalâletten kurtuldunuz. Ama hidayete ermediniz. Hidayete adım attınız. Yedi katlık bir yolunuz var hidayete ermeniz için. Allah'a ulaşmak üzere yola çıktınız; hidayete adım attınız, yola adım attınız, Sırat-ı Müstakiym'e adım attınız. Hidayet üzeresiniz. Ama hidayete ermediniz. Hidayet üzeresiniz. Hidayet yolundasınız. Ama dalâletten kurtulduğunuz kesin.
Bir insanın dalâletten kurtulduğu andaki kalp şartlarına beraberce bakalım:
1-Allah o kişinin kalbindeki ekinneti alır.
2- Allahû Tealâ o kişinin kalbine ihbat koyar. Yani irşada müteallik olayları farketmesini sağlayan bir müesseseyi koyar, idraki önleyen müesseseyi ise alır.
3- Allah nefsin kalbindeki Allah'a ait kapıyı, şeytana dönük konumdan, Allah'a dönük konuma getirir.
4-Göğüsten kalbe Allah bir nur yolu açar.
5-Kişi mürşide ulaştıktan sonra Allah nefsin kalbindeki mührü açar.
6-Kalbin içindeki KÜFÜR kelimesini Allah alır.
7-Kalbin içine Allah, ÎMAN kelimesini yazar.
Nefsinizin kalbinde böylece yedi tane şart gerçekleşir. Niçin? Sizin hidayete adım atmanızı temin etmek üzere. Bu son iki şart gerçekleşene kadar hâlâ dalâletteydiniz. Bunlar, hidayete adım atmanın iki temel şartıdır. Allah nefsin kalbindeki Allah'a ait olan kapının üzerindeki mührü açarak mührü hareketli hale getirir kalbin içindeki KÜFÜR kelimesini dışarı atar ve nefsin kalbinin içine ÎMAN kelimesini yazar. İşte hidayete adım atmanın iki temel şartı budur. Artık kalp Allahû Tealâ'nın nurlarına açılmış ve içine " ÎMAN" yazılmıştır.
Öyleyse hidayete adım atanın Allah'tan aldığı neticeyle, hidayete adım atamayan kişinin Allah'tan aldığı netice aynı değildir. Hidayete adım atan kişi nefs tezkiyesine başlamıştır. Hidayete adım atamayan kişi nefs tezkiyesine başlayamaz. Böyle bir şey mümkün değildir. Kişi zikir yapar. Allah'tan rahmet ve fazl göğsüne gelir. Açılmış olan yoldan, göğsünden kalbine ulaşır. Kalbine kadar gelen rahmetle, fazl oraya ulaşır ama kalpten içeriye giremezler. Sadece rahmet biraz sızar. Bu sızıntı o kişiyi huşûya ulaştırır. Onun ötesinde bir fazl birikimi hiçbir şekilde gerçekleşmez. Fazıllar, kalbin bu yapısında oradan içeriye giremezler. Fazlın insanın kalbinde birikime başlaması, ancak hidayete adım atmasından sonradır. Hidayete adım atan kişi zikir yaptığı zaman. Allah'ın katından rahmetle fazl'a ilâveten salâvât gelir.
Kargo uçağı olan rahmet, fazlı ve salâvâtı beraberinde getirir. Getirici ve götürücü olarak ve biraz da aydınlatıcı olarak. Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât kişinin göğsüne, göğsünden kalbine ulaşır, kalbin üst boyutundaki açılmış ve hareketli hale gelmiş olan mührü kalbin içine doğru bastırır, zülmanî kapıya kadar indirir. Zülmanî kapı kapanır. Allah'tan gelen rahmet, fazl ve salâvât kalbin içini doldurur ve ÎMAN kelimesinin etrafında fazıllar birikmeye başlar.
ÎMAN kelimesinin çekim gücünü azaltan karanlıkların, karşıt tesirini yok edebilmek için Allah'ın gönderdiği salâvât görev yapar ve karanlıklar nefsin kalbinde, ÎMAN kelimesinin etrafında fazılların yerleşmesine mani olamazlar Zaten zikir yapıldığı sürece hiçbir karanlık kalmaz nefsin kalbinde. Hepsi gider. İnsan bu noktadan itibaren zikre devam edebilse, kalbi sonsuz bir aydınlığın içinde olur. Ama ne yazık ki bir süre sonra zikir bitince işler tersine dönmektedir. Çünkü rahmet, fazl ve salâvât kalbe ulaşmaz, mührün üzerindeki baskı yok olur, şeytanın karanlıkları, aşağıdan yaptıkları tesirle, üzerine artık baskı gelmeyen mührün yukarı çıkmasını sağlar, şeytanın karanlıkları tekrar nefsin kalbini doldurur. Karanlıklar ÎMAN kelimesinin etrafında yerleşmiş olan Allah'ın nurlarına tesir edemez.
Böyle bir dizaynın başlangıç noktası hidayetin başlangıç noktasıdır. Kişinin ruhunun Allah'a doğru vücuttan ayrılarak yola çıktığı noktadır. Biliyorsunuz ki ruh evvela dergâha gider. Orada bir bekleme devresi geçirir, Nefs-i Emmare statüsü boyunca. Ne zaman %7 nur birikimiyle Nefs-i Emmare'yi tamamlarsa, ruh birinci kata kadar yükselme yetkisini alır. Nefs-i Levvame'yi tamamlarsa ikinci kata kadar yükselme yetkisini alır, yükselmeye başlar. Nefs-i Mülhime'yi tamamlarsa üçüncü kata kadar yükselir. Nefs-i Mutmainne'de dördüncü kata, Nefs-i Radiye'de beşinci kata, Nefs-i Mardiyye'de altıncı kata, Nefs-i Tezkiye'de yedinci kata çıkarak, orada yedi tane âlem geçer ve sonunda Yokluk'a geçip Allah'ın Zat'ına ulaşır. O zaman hidayete ermiş olur. Hidayete ermek, işte bu yolculuğu tamamlamaktır.
10 tane âyet, mürşidinize ulaşamazsanız dalâlettesiniz diyor. Ve gideceğiniz yer cehennemdir diyor. 10 âyete şimdi beraberce bakalım:
Kasas 50:
"Fein lem yesteciybû leke fa'lem ennemâ yettebi'ûne ehvâehüm, ve men edallü mimmenittebe'a hevâhü bigayri hüden minallah, innallahe lâ yehdiylkavmezzâlimiyn."
Eğer sana (senin hidayete erdirme davetine) icabet etmezlerse (uymazlarsa), o zaman bil ki onlar hevalarına (nefslerine) tâbî olmuşlardır. Allah'tan (Allah'ın tayin ettiği) hidayetçiye değil de hevasına (nefsine) tâbî olan kişiden daha çok dalâlette olan kim vardır? Muhakkak ki Allah zalim kavimleri hidayete erdirmez.
Görüyorsunuz ki sadece iki tane seçenek var. Ya doğuşunuzdan itibaren devam ettiği gibi nefsinize tâbî olmakta devam edeceksiniz, ya da bir gün aklınızı başınıza toplayacaksınız ve mürşidinize tâbî olacaksınız. Hacet namazını kılacaksınız, Allah'tan mürşidinizi soracaksınız. Ona ulaşıp, önünde diz çöküp, tövbe edip "Lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullah" diyerek el öpeceksiniz ve dalâletten hidayete adım atacaksınız. Yoksa nefsinize tâbî olduğunuz sürece, mürşidinize ulaşamadığınız sürece dalâlettesiniz.

İşte ikinci âyet Ta-ha 123:
"Kaâlehbitâ minhâ cemiy'an ba'duküm liba'dın adüvv, feimmâ ye'tiyenneküm minniy hüden femennittebe'a hüdâye felâ yadıllu ve lâ yeşkaâ".
Birbirinize düşman olarak oradan hepiniz aşağı inin. Bizden size yaşadığınız devrede hidayetimiz geldiği zaman, kim hidayetçimize tâbî olursa o dalâlette kalmaz ve şâkî de olmaz.
İfade son derece açık. Dünyanın veya kâinatın hangi noktasında bulunursanız bulunun, mutlaka size Allah'ın hidayeti ulaşacaktır, hidayetçiler kanalıyla. Kim o (hidayeti sizlere ulaştıran) hidayetçilere tâbî olursa, sadece onlar, dalâletten kurtulurlar. Kâinatın neresinde olursanız olun madde 1. Hangi zaman parçasında yaşarsanız yaşayın, madde 2.
Zamanın başlangıcından sonuna kadar (kıyamet günü zamanın sonudur) hangi zaman parçası içinde yaşarsanız yaşayın, kâinatın neresinde yaşarsanız yaşayın, size mutlaka Allah'ın hidayetçileri ulaşacaktır. Ulaşmamaları da söz konusu değildir. İşte o hidayetçilere dikkatle bakın. Onlara tâbî olmadığınız sürece dalâlettesiniz.
Şu anda bizi okuyorsunuz. Bir hidayetçiyle karşı karşıyasınız. Size ulaştık. Bu daveti ya kabul edersiniz burnunuzu kırıp, hacet namazını kılar Allah'tan sorarsınız. Mürşidinizin önünde oturup diz çökersiniz, tövbe edersiniz, "Lâ ilâhe illallah muhammeden resûlullah" dersiniz ve dalâletten hidayete adım atarsınız. Veya bunu yapmazsınız, ömrünüz boyunca dalâlette kalırsınız. Seçim sizin.
Üçüncü âyet, Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor:
"Men yehdillâhi fehüvemühted, ve men yudlil felen tecide lehü veliyyen mürşidâ."
Allah kimi kendisine hidayet etmişse (kimin ruhunu kendisine ulaştırmışsa) o muhakkak ki hidayete ermiştir. Kim de dalâlete düşmüşse onun için bir velî Mürşid bulunmaz.
Dikkat edin, ifade hidayete adım atmak değil, hidayete ermek. Ruh, kişiden ayrılmış 7 tane gök katını aşmış Allah'ın Zat'ına ulaşmış. O zaman o kişi hidayete erer.
Şimdi hidayete adım atamamış olan bir insanın durumunu söylüyor.
"Ve men yudlil felen tecide lehü veliyyen mürşidâ."
Kim de dalâletteyse, onlar için bir velî mürşid bulunmaz.
Neden bulunmaz? Onlar mürşidlerini aramamışlardır. İşte Cin Suresinin 14. âyet-i kerimesi Allahû Tealâ diyor ki:
"Ve ennâ minnelmüslimûne ve minnelkaâsitûn, femen esleme feülâike teharrev reşedâ."
Muhakkak ki bizlerden Allah'a teslim olanlar da var (kalpleri) kasiyet (bağlamış) olanlar da var. Kim (Allah'a) teslim olmayı dilerse Mürşidini arar.
Bulmak fiili, aramak fiilinin sonucudur. Eğer kişi mürşidini aramamışsa elbette bulamaz. İşte Allahû Tealâ onu söylüyor. O dalâlette olanlar var ya, onlar mürşidlerini aramamışlardır. Aramadıkları için de bulamamışlardır. Ve Allah'ın sözü şöyle;
Kim de dalâletteyse, onlar için bir evliya mürşid bulunmaz.
Dördüncü âyet Casiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi.
"Efere'eyte menittehaze ilâhehü hevâhü ve edallehullahü alâ ilmin ve hateme alâ sem'ıhî ve kalbihî ve ce'ale alâ basarihî gışâveh, femen yehdiyhi min ba'dillâh, efelâ tezekkerûn."
Hevalarını (nefslerini) kendilerine ilâh edinenleri görmedin mi (habibim), Allah onları bir ilim üzere dalâlette bırakır, onların kalplerindeki sem'i (işitme) hassasını ve kalplerini (kalpteki idrak hassasını) mühürler ve onların kalplerindeki basar (görme) hassasının üzerine gışavet (isimli bir perde) çeker. Öyleyse (artık) Allah'tan sonra kim bu kişiyi hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?
Onları ilim üzere (emaniyye üzere), dalâlette bırakır. Yani Kur'ân-ı Kerim'i bırakıp, insanların yazdığı kitapları tatbik eden insanların hidayete ermeleri hiçbir zaman mümkün değildir. Onların ilimleri odur: Emaniyye.
Şimdi düşünebiliyor musunuz, bizim ülkemizde yüz bin kişilik bir diyanet işleri kadrosu, bilmem kaç bin kişiden oluşan doçentler, profesörler, yardımcı doçentler kadrosu. Ve bunların hiçbirisi, (içlerinden biliyoruz istisna olanlar var; onları devre dışı bırakırsak) mürşid müessesesine inanmıyor. "Mürşid yoktur. Bir tek mürşid vardır, o da Kur'ân-ı Kerim'dir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) kâinattaki yegâne mürşiddi. O da 14 asır evvel rahmetli olduğuna göre artık mürşid yoktur. Biz bir mürşide tâbî olmayız." diyorlar.
Allahû Tealâ da diyor ki, "Güzel, tâbî olmayın da... Tâbî olmazsanız dalâlettesiniz. Dalâlette olanların da gideceği yer cehennemdir."
İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz. Bu insanlar kitaplardan öğrendikleri bilgilere esir olmuşlar. Zannediyorlar ki kitaplar doğruyu söyler. "Kitaplara göre mürşid yoktur. Öyleyse biz bir mürşide tâbî olmayız." diyorlar. Böyle diyen insanlar dalâlette olanlardır. Kendilerine ne kadar yazık ettiklerini ancak cehenneme gittikleri gün görecekler.
Allahû Tealâ'nın beşinci âyet-i kerimesi Cuma 2:
"Hüvelleziy be'ase fiyl'ümmiyyiyne resûlen minhüm yetlû aleyhim âyâtihî ve yüzekkiyhim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmete ve in kânû min kablü lefiy dalâlin mübiyn."
Onlara, onların içinde Allah'ın âyetlerini okusun, onları tezkiye etsin ve onlara kitap ve hikmeti öğretsin diye, ümmîler için onların aralarından Resûl be'as eden (vazifeli kılan, hayata getiren) O Allah'tır. O'ndan evvel (bu Resûl'e tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
İzaha muhtaç bir tarafı yok. Tâbî olmadan evvel herkes dalâlette.
Altıncı âyet-i kerime Al-i İmran 164. Allahû Tealâ buyuruyor.
" Lekad mennallahü alel mü'minîne iz be'ase fîhim resûlen min enfüsihim yetlûaleyhim âyâtihi ve yüzekkihim ve yü'allimühümülkitâbe velhikmeh, ve in kânû min kablü lefî dalâlin mübîn."
Andolsun ki mü'minlerin (başlarının) üzerine (Resûllerin ruhları) bir ni'met olmak üzere kendi zamanlarında kendi içlerinden bir Resûl be'as ederiz, onların aralarında (her kavmin içinde) onlara Allah'ın âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. O'ndan evvel (bu Mürşid Resûllere tâbî olmadan evvel) onlar açık bir dalâlet içinde idiler.
Görüyorsunuz ki tâbî olmadan evvel herkes dalâlette. Hangi kavimde olurlarsa olsunlar, dünyanın değil kâinatın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün insanlar mürşidlerine ulaşmadıkları sürece dalâletteler.
Sonra bir adım daha atalım yedinci âyete ulaşalım. Ahkâf Suresinin 32. âyet-i kerimesi:
"Ve men lâ yücib dâ'ıyallahi feleyse bimu'cizin fiyl'ardı ve leyse lehü min dûnihîevliyâ', ülâike fiy dalâlin mübiyn"
Allah'a davet edene icabet etmeyen (tâbî olmayan) kişi dünya üzerinde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah'tan başka dostu da yoktur. Onlar (Allah'ın davetçisine tâbî olmayanlar) açık bir dalâlet içindedirler.
Sekizinci âyet-i kerime, Nahl 36. İşte bir defa daha Allahû Tealâ söylüyor:
"Ve lekad be'asnâ fiy külli ümmetin resûlen eni'büdullahe vectenibûttâguût, feminhüm men hedallahü ve minhüm men hakkat aleyhiddalâleh, fesiyrû fiyl'ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetülmükezzibiyn"
Ve andolsun ki biz bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûller be'as ettik, (hayata getirdik, vazifeli kıldık) taguttan kurtulsunlar ve Allah'a kul olsunlar diye. Onlardan bir kısmı hidayete erdi ve bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu. (Resûllere tâbî olanlar hidayete erdi, tâbî olmayanların ise üzerine dalâlet hak oldu). Yeryüzünde gezin yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün.
Ne kadar kavim varsa dünya üzerinde hepsinde şu anda resûl var. (Bütün kavimlerde resûller be'as eder, diyor Allahû Tealâ.)
Dokuzuncu âyet-i kerime A'raf 186:
"Men yudlilillâhü felâ hâdiye leh, ve yezerühüm fiy tuğyânihim ya'mehûn."
Allah kimi dalâlette bırakırsa onun için hidâyetçi yoktur. Allah onları isyanları (azgınlıkları) içinde şaşkın bir halde bırakır.
Niçin isyanları? Apaçık davetçi gelmiş. Davetçİlerden bİrİ de bİzİz. O davetçinin açık açık Kur'ân'dan âyetler söyleyerek davet etmesine, onlar isyan ediyorlar.
Dikkat edin insanlık Kur'ân-ı Kerim'den sapmış durumda. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)'de onu söylüyor:"Şu anda benim ümmetim ne yazık ki Kur'ân'dan sapmış durumda" diyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in asırlar sonra böyle söyleyeceğini, kıyâmet günü böyle söyleyeceğini, Kur'ân açıklıyor.
20. asrın sona ermekte olduğu şu günlerde İslâm âleminin %90'ından çok daha ötesi İslâm'dan sapmış durumdadır. Kur'ân'dan sapmış durumdadır. İŞte bu sapmIŞ sİstemİ aİt olduğu raya oturtmak üzere vazİfelİyİz. Ve bunun başında mutlaka insanları dalâletten kurtarıp, hidayete adım attırmak, sonra da hidayeti gerçekleştirmek var.
10. âyet Zümer 23:
"Allahü nezzele ahsenelhadîys, kitâben müteşâbihen mesâniy, takşa'ırru minhü cülûdülleziyne yahşevne rabbehüm, sümme teliynü cülûdühüm ve kulûbühüm ilâ zikrillâh, zâlike hüdallahi yehdiy bihi men yeşâ, ve men yudlilillâhü femâ lehü min hâd."
Allah ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını ikişer ikişer (rahmet-fazl ve rahmet-salâvât) kitaba müteşabih (benzer) olarak indirir. Bu (nurlar)dan insanların derileri (tüyleri) ürperir ve Rab'lerine karşı huşû sahibi olurlar, sonra Allah'ın zikri ile (bu nurlar) kişinin derilerini (vücudunu) ve (nefsinin) kalbini yumuşatır (titretir, aydınlatır, tezkiye eder ve böylece kişinin ruhunu Allah'a ulaştırır ve onu hidayete erdirir). İşte bu Allah'ın hidayetidir ki, Allah dilediği kişiyi (nefsini Allah'ın nurlarıyla tezkiye ederek ve böylece zatına ulaştırarak) hidayete erdirir. Kimi de dalâlette bırakırsa onun için bir hidayetçi yoktur.
Şimdi dalâlette olanların statülerine bakalım. Bunların özellikleri ne?
Kalplerinde Allahû Teâlâ'nın işlemlerinden hiçbirisi gerçekleşmemiştir. İsra 45 ve 46ıncı âyetlerine göre (Bu 2 âyet sayfa 26 dadır) durumları şöyledir:
Bu insanların kulaklarında vakra isimli bir engel vardır. Bunlar, irşada müteallik hususları işitemezler. Yani kulakları duyar, irşad makamı irşaddan bahsederken, kulakları onu duyar ama zihinleri algılamaz. Mânâlandıramaz, mânâsına varamazlar. Kulaklarında vakra olduğu için mânâsına varamazlar. Yetmez. Kalplerinde ekinnet vardır. Mânâsına varamadıkları gibi idrak etmeleri de mümkün değildir. Çünkü kulak duyar, zihin işitir, ama idrak eden kalptir. Kişi işitmemiştir ki, herşeyden evvel, mânâsına varmamıştır ki, kalbine indirsin de, onu idrak edebilsin. Dikkat edin ki, bu iki ölçü cehennemin temel anahtarıdır. Kimin kulaklarında vakra varsa, kimin kalbinde ekinnet varsa onlar yüzleri sürtülerek cehenneme gireceklerdir ve girdikten sonra da oradan çıkmaları hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü cehennemin elektronik sistemleri, kulaklarında vakra , kalbinde ekinnet olan insanların asla oradan çıkmasına müsaade etmez. Devamlı orada bırakır.
Öyleyse dalâlette olanların standartlarına dikkatle bakın: Bu insanlar Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Allah'a inansalar da, Allah'ın kitaplarına, Allah'ın meleklerine, basü badel mevte, hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna (aslında şerr insanın nefsindendir) inansalar da, îmanın temel faktörü olan ölmeden evvel Allah'a ruhu ulaştırıp O'na teslim etmeye, yani İslâm olmaya inanmazlar. Böyle bir konuda harekete geçmiş değiller. Bunun temelinde de mutlaka (bunu gerçekleştirebilmek için) mürşide ulaşmak var. Onu hiçbir zaman düşünmezler, tatbik etmezler, yani Allah'ın yolunda değiller. Kimdir Allah'ın yolunda olanlar? Ruhlarını mürşidlerine ulaştırdıkları gün vücutlarından ayırarak Allah'a doğru yola çıkaranlar.
İşte muhtevaya baktığımız zaman, bu insanların hiçbir zaman hidayete ermelerinin mümkün olmadığını görüyoruz. Demek ki bu insanların kulaklarında vakra var, kalplerinde ekinnet var. İşte İsra Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimeleri. Allahû Teâlâ buyuruyor:
"Ve izâ kara'telkur'âne ce'alnâ beyneke ve beynelleziyne lâ yü'minûne bil'âhıreti hicâben mestûrâ."
Sen Kur'ân-ı okuduğun (onlara anlattığın) zaman seninle onların arasına, ki onlar ahirete inanmazlar, gizli (örtülü) bir perde koyarız (hicab-ı mesture).
" Ve ce'alnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fiy âzânihim vakrâ, ve izâ zekerte rabbeke fiylkur'âni vahdehü vellev alâ edbârihim nüfûrâ."
Onların kalpleri üzerine ekinnet koyarız ki onu Kur'ân-ı (senin söylediklerini) anlamasınlar (idrak, fıkıh edemesinler). Ve onların kulaklarına vakra (isminde bir engel) koyarız (seni işitmelerine mani oluruz). Sen Rabbini Kur'ân'da tek olarak zikrettiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler.
İşte bu insanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu söylüyor Allahû Teâlâ. Mülk Suresinin 8,9,10. âyet-i kerimelerinde:
"Tekâdü temeyyezü minelgayz, küllemâ ülkıye fiyhâ fevcün se'elehüm hazenetühâ elem ye'tiküm neziyr."
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Herbir grup cehenneme atıldığında, cehennem bekçileri (vazifelileri) onlara, "Size nezir (ikaz edici, uyarıcı) gelmedi mi?" derler.
"Kaâlû belâ kad câenâ neziyrün fekezzebnâ ve kulnâ ma nezzelallahü min şey', in entüm illâ fiy dalâlin kebiyr."
(Cehenneme atılanlar) derler ki "Evet, andolsun ki bize nezir geldi. Ama biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir ve siz büyük bir sapıklık içindesiniz dedik."
"Ve kaâlû lev künnâ nesma'u ev na'kılü mâ künnâ fiy ashâbissa'ıyr."
Ve derler ki "Eğer biz işitmiş ve akletmiş (idrak etmiş) olsaydık burada, ateş ehlinin içinde mi olurduk?"
Öyleyse cehennemde olanların işitemediklerini (kulaklarındaki vakra sebebiyle) ve idrak edemediklerini (kalplerindeki ekinnet sebebiyle) görüyoruz. Bunların gidecekleri yer cehennemdir. Bütün dalâlette olanlar bu evsaftadırlar. İşitemezler ve idrak edemezler. Neyi? İrşada müteallik hususları ki, irşad müessesesi Allahû Teâlâ tarafından farz kılınmış Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesiyle:
"Ve izâ se'eleke ıbâdi anni feinni karibü. Ücibü da'veteddâ'ı izâ de'âni, felyestecibüli velyü'minü bi le'allehüm yerşüdün."
Ve kullarım, sana Benden sorduğu zaman, Ben muhakkak ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Benim (davetime) icabet etsinler ve Bana îman etsinler. Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).
İfadeye dikkat edin. "Mü'min olsunlar "diyor Allahû Teâlâ önce. Yani bunun anlamı "mürşidlerine ulaşsınlar" demek. Çünkü sadece mürşidinize ulaştığınız taktirde, Allah'ın bir gerçek mürşidine ulaştığınız taktirde mutlaka kalbinize îman yazılır. Mücadele Suresinin 22. âyet-i kerimesi, "Kimin başının üzerine Devrin İmamı'nın ruhu gelir de yerleşirse, Allah o kişinin kalbinin içine îmanı yazar."diyor. Bu ruhun gelişi ise, Mü'min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde ifade edilmiş. Ancak o kişinin derecelerinin yükselmesi ve arşı tutan bütün meleklerin o kişiye şahitlik etmeleri kaydıyla gerçekleşir bu iş. Çünkü o gün, böyle bir işlemi yapan kişi, arşı tutan bütün meleklerin ve Zamanın Halifesi'nin huzurunda mürşidinin önünde, mürşidinin söylediklerini tekrar eder. (Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesi gereğince.) Yani tövbe eder, yani mürşidine tâbî olur. Böyle bir tövbenin neticesinde kişinin günahlarını sevaba çevirir Allahû Tealâ. Derecelerini, günahları sevaba çevirerek iki kat birden artırır. İşte bu sebeple Mü'min-15'de "Dereceleri yükselten Allah" diyor. Ve "Arşın sahibi olan Allah" diyor. Yemin merasiminde (tövbe merasiminde) arşı tutan bütün melekler şahit olarak bulunduğu için. Ve böylece mürşidinin önünde tövbe ettikten sonra kişinin ruhu Allah'a doğru yola çıkar. Böylece insan ruhunun Allah'a doğru seyr-i sülûk adlı bir yolculuğu gerçekleştirmesi söz konusu olur. Bu hidayete adım atmaktır.
Kur'ân-ı Kerim dalâlette olan bir insanın, gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor. İşte A'raf Suresinin 179. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ buyuruyor:
"Ve lekad zere'nâ licehenneme kesiyren minelcinni vel'insi lehüm kulûbün lâ yefkahûne bihâ ve lehüm a'yünün lâ yubsirûne bihâ ve lehüm âzânün lâ yesme'ûne bihâ, ülâike kel'en'âmi belhüm edall, ülâike hümülgaâfilûn."
Biz insanların ve cinlerin çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri(nde fuad) vardır, onunla fıkıh etmezler, onların gözleri vardır onunla görmezler, kulakları vardır onunla işitmezler, onlar hayvanlar gibidir. Hatta (hayvanlardan) daha çok dalâlettedirler. Onlar gafillerdendirler.
Âyet-i kerime açıkça dalâlette olanların cehenneme gideceğini söylüyor. A'raf 178'de, Allahû Tealâ dalâlette olanların, hüsranda olanlar olduğunu ifade ediyor. Mü'minun 103'te de diyor ki;
Biz kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin günahları sevaplarından çoksa onların gideceği yer cehennemdir. Orada ebediyyen kalacaklardır. Onlar hüsranda olanlardır.
Böylece kesin bir hükme varılıyor ki Kur'ân-ı Kerim'de, hüsranda olanların gideceği yer cehennemdir. Hüsranda olanlar, dalâlette olanlardır.
Allahû Tealâ Nisa Suresinin 167, 168 ve 169. ayetlerinde diyor ki;
Onlar ki küfür üzeredirler ve Allah'ın yolundan saptırırlar. (Kendileri Allah'ın yolunda değillerdir. Mürşidlerine ulaşmamışlardır. Ruhları vücutlarından ayrılıp Allah'a doğru yola çıkmamıştır ve başkalarını da Allah'ın yolundan saptırırlar. Allah'ın yoluna girmek üzere gelenleri de yoldan saptırırlar.) Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.
İşaretler son derece açık. Dalâlette oldukları kesin. Niçin kesin? Allah'ın yolunda değiller. Ruhları vücutlarından ayrılıp Sırat-ı Müstakiym'e ulaşmamış. Yetmez. Başkalarını da yoldan çıkartıyorlar.
Muhakkak ki onlar dalâlettedirler ve zalimdirler.
Neden zalimdirler? Başkalarını da yoldan çıkardıkları için, onlara zulmetmiş oluyorlar. Allah onları asla mağfiret etmeyecektir. (Onların günahlarını sevaba çevirmeyecektir.) Mürşide ulaşmış olsalardı Allah, Furkan Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince onların bütün günahlarını sevaba çevirecekti. Devam ediyor Allahû Tealâ;
Ve Allah onları asla Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırmayacaktır.
Kimler Sırat-ı Müstakiym'e ulaşabilir? Allah'ın yoluna girmiş olanlar.
İşte yol: Sırat-ı Müstakiym. Allah'a doğru ulaştıran yol. Buraya ulaşmamış olanlar, Sırat-ı Müstakiym üzerinde olmayanlar. Onların gidecekleri yer, cehennem:
Allah onları asla Sırat-ı Müstakiym'e ulaştırmaz. Allah onları ancak sırat-ı cehenneme, cehennem yoluna ulaştırır, diyor. Ve sonucu söylüyor:
Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.
Kim bunlar? Uzak bir dalâlette olanlar? Yani dalâlette olanlar. Onların gideceği yer cehennemdir, diyor Allahû Tealâ.
"Kul hel nünebbiüküm bil'ahseriyne a'mâlâ." Kehf -103
De ki "Sizlere amellerini hasara uğratanları haber vereyim mi?"
"Elleziyne dalle sa'yühüm fiylhayâtiddünyâ ve hüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun'â." Kehf -104
Onların dünya hayatındaki amelleri sapmıştır ve onlar amellerin en iyisini yaptıklarını hesap ediyorlardı.
"Ulâikelleziyne keferû biâyâti rabbihim ve likaâihî fehabitat a'mâlühüm felâ nükyymü lehüm yevmelkıyameti veznâ." Kehf -105
Onlar ki Rab'lerinin âyetlerini ve O'na (Allah'a) mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhunu Allah'a ulaştırmayı) örttüler ve o zaman amelleri boşa gitti. O kişiler için kıyamet günü mizan tutulmaz.
"Zâlike cezâühüm cehennemü bimâ keferû vettehazû âyâtiy ve rusuliy hüzüvâ." Kehf -106
Onların cezaları cehennemdedir ki onlar Allah'ın âyetlerini küfretmişler (örtmüşler, bilerek gizlemişler) ve Allah'ın âyetleriyle ve resûlleriyle alay etmişlerdir.
Allah Kehf Suresinin 103, 104,105,106. ayetlerinde "Allah'ın âyetlerini gizleyenlerin, mürşidlerine ulaşamamış olanların, peygamberlerle ve mürşidlerle alay edenlerin," gidecekleri yerin cehennem olduğunu söylüyor. Ama bunlar, nefslerini hüsrana düşerenler, yani dalâlette olanlardır.
Öyleyse bir insanın hidayete adım atması, hidayete ermesini ifade etmez. Bir insanın hidayete adım atması demek, ruhunu vücudundan ayırarak Allah'a doğru yola çıkarmasıdır. Allah sonsuz uzaklıktadır ve Yokluk'tadır. Ve yol yukarı doğrudur.
Öyleyse bir insanın hidayete adım attıktan sonra, Allah'ın Zat'ına ulaşması müessesesi hidayete ermesidir. Ve bu , o kişi için mutlak bir hükmü ifade eder. O kişi ruhunu Allah'a doğru yola çıkardıktan sonra mutlaka Allah'a ulaşmak durumundadır. Kim, Allah'a doğru yola çıkmışsa, ruhu Allah'a ulaşmak üzere yola çıkmışsa, hiçbir kuvvet o kişinin ruhunu Allah'a ulaştırmasına mani olamaz.
Böylece Allahû Tealâ'nın indinde seyr-i sülûk müessesesi cereyan eder.
Ne zaman bir insan mürşidine ulaşırsa, ruhu vücudundan ayrılıp Allah'a doğru yola çıkar. (Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi) Yola çıktıktan sonra kişi nefs tezkiyesine başlar. Allah'tan gelen nurlar, îman kelimesinin etrafında toparlanmaya başlar. Bu işlem %7'yi bulduğu zaman kişi Nefs-i Emmare'yi tamamlamıştır. Yusuf Suresi 53. âyet-i kerime. Hz. Yusuf, Allahû Tealâ'ya diyor ki;
Ya rabbi ben nefsimi beraat ettiremem. Çünkü nefsim bana şerri emrediyor.
Tamamen , (yüzde yüz) şerri emreden nefs kademesinden %7 eksiklik olmuştur. Nefsin artık bütünü değil, %93'ü şerri emreder olmuştur. %7'si artık hayrı emretmeye başlamıştır. Ruh bu süreç içerisinde Mürşidin bulunduğu dergâhta zemin kattadır. Orada bekler, hiç ayrılmaz, devamlı, bir nev'î eğitimle, meşguldür. Bu bekleme Nefs-i Emmare süresince devam eder. Bu %7 lik nurlanma geçildiği andan itibaren o kişinin ruhu zemin kattan birinci kata kadar yükselmeye başlar. Nefs-i Emmare aşılmıştır.
Sonra ikinci bir %7'lik nur birikmesi onun Nefs-i Levvame'ye ulaştığını gösterir. Levm, kınamak, suçlamak anlamına gelen bir kelime. Bu kademede kişi günah işlemeyi düşünmez, istemez de. Ama nefsi günahları işler. Kişi de nefsini levmeder, suçlar. Dehşetli pişmanlık duyar. Aynı günahı bir daha işlememek ister, ama nefsi ona yeniden günah işlettikçe hep nefsini kınar. Böyle bir durumda bu kişi ikinci %7 nuru biriktirmiştir. Ruhu da ikinci gök katına kadar yükselmeye başlamıştır.
Nefs-i Levvame, Kıyame Suresinin 2. âyet-i kerimesinde veriliyor:
"Ve lâ uksimü binnefsillevvâmeh."
O levvame (kınanan, suçlanan) nefse yemin ederim, diyor Allahû Tealâ.
Sonra kişi daha çok zikreder ve üçüncü bir %7 nur birikimi olur. Nefsinin kalbinde nurlar îman kelimesinin etrafında toplanır. Nefs-i Mülhime. Bu kişi artık Allah'tan ilham almaya başlar.
Şems Suresinin 8. âyet-i kerimesi:
"Fe'elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ."
O nefse (şeytanın) füccuru da (Allah'ın) takvası da ilham edilir, diyor Allahû Tealâ.
Böyle bir takva müessesesinin oluştuğu nokta, o kişide %21 nur birikimiyle gerçekleşir. Nefs-i Mülhime' de ruhu da üçüncü gök katına ulaşır.
Sonra yeniden bir %7 nur birikimi. Nefs-i Mutmainne. Kişi mutmain olur. Doyuma ulaşır. Allah'ın verdiklerinin, kendisine yeterli olduğunu işte bu noktada hisseder. Eğer insan kendisini hep bir açlık içinde hissediyorsa hiçbir açıdan bir doyuma ulaşamamışsa, "Allah'ın bana verdikleri bana yeterli değil, ben mutlaka bundan daha fazlasını isterim." diye bir düşüncenin içindeyse, o henüz mutmainneye ulaşamamıştır. Mutmainne, mutluluğun başlangıç noktasıdır. Kişi Allah'ın verdiklerinin yeterli olduğunu, o günden evvel " hırs "adı verilen bir müessesenin varlığı sebebiyle, Allah'ın verdiklerini asla yeterli görmediğini idrak eder. Nefs-i Mutmainne'de dördüncü gök katına kadar (Beyt-ül Makdes'in aslının bulunduğu yer) ruhu yükselmiştir.
Beşinci bir nur birikimiyle Nefs-i Radiye gerçekleşir. Kişi Allah'tan razı olur. Beşinci kattaki Beyt-ül Haram'ın (haccın yapıldığı yer)aslı olan camiye kadar ulaşabilmektedir ruhu.
Ve bir sonraki katta %7 daha nur birikimiyle Allah da o kişiden razı olur: Nefs-i Radiye
Mutmain olma, Allah'tan razı olma ve Allah'ın rızasını kazanma Fecr Suresinin 27 ve 28. âyet-i kerimelerinde anlatılmaktadır:
"Yâ eyyetühennefsülmutmainne irci'ıy ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh."
Ey mutmain olan nefs! Allah'tan razı ol ve Allah'ın rızasını kazan. (Ey ruh!) Allah'a (Rabbine) geri dönerek ulaş, diyor Allahû Tealâ.
Ve sonunda bir %7 daha nur birikimiyle (7 kere 7, 49 eder, 2 de huşûda kazanılan nurla) bu kişinin nefsinin kalbindeki nurlar, artık karanlıklara galip gelmiştir(%51). Ve böylece kişi, nefsini tezkiye etmiştir.
Allahû Tealâ diyor ki,
"Ve men tezekkâ feinnemâ yetezekkâ linefsih, ve ilallâhilmasıyr."
Fatır-18
Kim nefsini tezkiye etmiyse, o kendi nefsi için tezkiye olmuştur ve (ruhu)Allah'a ulaşır.
İşte buradan sonra kişinin nefsi, tezkiye işlemini, ruhu da( altıncı kattaki) nurlanma işlemini tamamlamıştır. Ona verilen kılıçla fethe nail olmuştur. Altın kapıdan içeriye uçarak girmiştir. Bundan sonraki işi, 7 tane âlem geçmek olacaktır. O 7 tane âlemi sırayla birer birer aşacaktır. Herbirinde bir öğrenme devresi geçirdikten sonra. Neticede 7. âlem olan Sidret-ül Münteha'yı (varlıklar âleminin en üst noktası) aşarak Yokluk'a geçecektir. Yokluk'ta da, Allah'ın Zat'ına doğru yaptığı uçuş, Allah'ın Zat'ında son bulacaktır. Allah'ın Zat'ında ruh, kaybolacaktır, ifna olacaktır, yok olacaktır.
İşte bu yok olma müessesesine, "Allahû Tealâ'ya vuslat" deniliyor. Ruh, Allah'a vasıl olduğu için vuslat adını alıyor. Allah'ın Zat'ında kaybolduğu için de, ifna olma anlamına fena kelimesi kullanılıyor burada. İfna olan, Allah'ın Zat'ında yok olan, kaybolan anlamına. Ve Allah'ın Zat'ı, o kişinin ruhuna meab oluyor, sığınak oluyor.
Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesini burada yerli yerine oturtmak lâzım. Diyor ki Allahû Tealâ;
"Zâlikelyevmülhakk, femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ."
İşte o gün (Mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün) Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sırat-ı Müstakiym'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.
İşte Al-i İmran Suresi 14. âyet-i kerime:
"Vallâhü ındehü hüsnül me'âb."
Andolsun ki Allah (yemin olsun ki Allah), Allah'ın katındaki en güzel sığınaktır.
İşte Allah'ın katındaki bu en güzel sığınağa dikkatle bakın: O Rabbimizin Zat'ıdır. Ve burada hidayete erme işlemi tamamlanmıştır.
Hidayete adım atmak ve yolda olmak. Konumuzun başlangıcı. Hacet namazını kılmak, mürşidi Allah'tan sormak. (Allah mürşidimizi huşûya ulaştığımız zaman mutlaka gösterir.) Mürşide ulaşmak. Mümtehine Suresinin 12. âyet-i kerimesine göre Allahû Tealâ'nın huzurunda ve mürşidimizin önünde diz çökmek, tövbe etmek, el öpmek. İşte el öpme işlemi Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde açıklanıyor:
Habibim onlar sana biat ettikleri zaman, onların ellerinin üzerinde senin elin değil, Allah'ın eli vardı.
Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in eli öpülüyor. Ama Allahû Tealâ bütün vücutla beraber ele de tecelli ediyor. Tecelli, "el" şeklinde. Allahû Tealâ böylece o elde tecelli ettiğini ifade ediyor. Ve tövbenin varlığıyla birlikte hidayete adım atmak. İşte En'am Suresinin 152. âyet-i kerimesi:
"Ve bi'ahdillâhi evfû."
Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin, yerine getirin.
"Hâzâ sırâtıymüstekıym."
En'am-153
İşte bu Sırat-ı Müstakiym'dir.
"Fettebiûhu."
O'na (Sırat-ı Müstakiym'e) tâbî olun.
Niçin Sırat-ı Müstakiym diyor? Çünkü Allah'a olan yeminleri yerine getirmek için ruh mutlaka Sırat-ı Müstakiym'e ulaşacak, Sırat-ı Müstakiym üzerinden Allah'a doğru yola çıkacaktır (Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunmak, bütün sahâbenin ortak vasfıydı.)
Allahû Tealâ diyor ki Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e "Sen ve senin sahâben hepiniz Sırat-ı Müstakiym'in üzerindesiniz."
Bu devirde de bizler Sırat-ı Müstakiym'in üzerindeyiz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) sahâbeye diyor ki, "Birgün benim sünnetimi yeniden ihya edenler gelecekler." Sahâbe soruyor, "Ey Allah'ın Resûl'ü kim bunlar?" "Siz ve Ben nasıl Sırat-ı Müstakiym'in üzerindeysek, onlar da o Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olanlardır." diyor.
Ve Fatiha Suresi, kesinlikle Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olanların hidayette olanlar olduğunu, dalâletten kurtulanlar olduğunu söylüyor.
İşte Sırat-ı Müstakiym'in tarifi. Allahû Tealâ diyor ki Sırat-ı Müstakiym için:

"Sırâtalleziyne enamte aleyhim."
Fatiha-7
O yol ki, başlarının üzerine ni'met verdiklerimizin yoludur.
Kim mürşidine tâbî olursa, başının üzerine mutlaka Devrin İmamı'nın ruhu oluşur. O bir ni'mettir.
"Gayrilmağdubi aleyhim."
Üzerlerine gadab duyduğumuzun yolu değildir.
Mürşidlerine ulaşıp da başlarının üzerinde ni'met oluşanların yoludur. Bunun mutlaka mürşidine ulaşmakla noktalandığını, Allahû Tealâ âyetin sonunda ifade etmiş:
"Ve leddâlliyn."
Ve dalâlette olanlar da.
Dalâlette olanlar da, üzerlerine Allah'ın gadab duyduğu insanlar da, hiçbirisi Sırat-ı Müstakiym'in üzerinde olamazlar. Kimdir dalâlette olanlar? Başlarının üzerinde o ruh bulunmayanlar. Mürşidin ruhu bulunmayanlar.
Öyleyse Allahû Tealâ'nın ifadesi son derece açık ve kesindir: Sırat-ı Müstakiym üzerinde bulunanlar, sadece bu hedefe ulaşabilenlerdir. Onlar mürşidlerine ulaşanlardır. Mürşidlerine ulaşamayanların üzerinde, mürşidin gölgesi yoktur, Mevlânanın dediği gibi. "Müracaat edin, mürşidinize ulaşın, başınızın üzerinde mürşidin gölgesi (onun ruhu) olsun." diyor.
Aranızda mürşidine ulaşamamış olanlar varsa duamız onlar için, hepinizin başınızın üzerinde Devrin İmamı'nın ruhu, Mevlânanın deyimiyle "mürşidin gölgesi" bulunsun dileğiyle sözlerimizi bu noktada tamamlamak istiyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
Dualarımızla...

 
 

Bu Site   www.İslamGemisi.com Tarafından Yapılmıştır